10 Aralık 2013 Salı

Yemek Tarihi ve Kültürüne Meraklı Olanlar Kaçırmasın








Günümüzde yemek hiç olmadığı kadar 'in'. Yeni mekanlar birbiri ardına açılıyor, şefler pop-star muamelesi görüyor, 'gurme'lerin tv programları çok izleniyor. Ve tabii birbiri ardına yemek kitapları yayınlanıyor. Ama tüm bu kitapların, TV programlarının ne kadarının içi dolu tartışılır.

Hülya Ekşigil'in 'İyi bir Yemek Tek Başına Yenmeyen Yemektir' adlı kitabı bu furyadan biraz farklı bir yere sahip. Ünlü Viz(y)on dergisine yıllarını veren Ekşigil Milliyet Sanat'ta yazdığı yazılarını biraraya toplamış. Her yazının derin bir araştırma eseri olduğu belli, çok enteresan bilgiler var. Ara ara okuyayım diye başladım, elimden bırakamadım. Yazıya konu olan besinin tarihçesi, farklı kültürlerdeki kullanımı, ilginç inanışlar ve tabii ki tarifler var.

Yumurta ve limonla yaptığımız çorba terbiyesinin Bizans'tan kaldığından, en ünlü pastırma ustalarının Ermeni olduğuna kadar bir sürü ilginç bilgi var.

Patatesten, pastırmaya, gülden, avakodoya çok iyi tanıdığımızı düşündüğümüz ya da hiç bilmediğimiz yiyecekleri tanıtıyor Ekşigil. Dili de çok iyi olduğu için hiç sıkılmadan okunuyor.

Yemek meraklılarının kaçırmaması gereken bir kitap. Yılbaşı için de çok iyi hediye olacağını hatırlatayım.

Oğlak Yayınları yemek kültürü konusunda sessiz sakin, güzel kitaplar basıyor. Takdir ediyorum kendilerini.

3 Aralık 2013 Salı

Jeff Bezos ve Amazon'un Hikayesini Okumalısınız





 İnternet sayesinde hayatımızın değiştiğini hepimiz biliyoruz. Ama bazen içinde yaşarken, gerçekleşen değişimin büyüklüğünü anlamakta zorlanabiliyoruz. Geleceği öngörmemiz ise neredeyse imkansız.

Hayatımızı, iş yapış biçimlerini ve ekonomiyi biçimlendirenler internet girişimcileri. Hayalleri, çalışkanlıkları ve inatçılıklarıyla tarih yazıyorlar ve biz onların hayallerini yaşıyoruz. Bu kişilerin çalışma biçimlerini ve  vizyonlarını öğrenmek ufuk açıcı. İyi yazılmış biyografi okumak, tarih kitabı okumak kadar zevkli ve öğretici.


Amazon kurucusu Jeff Bezos'un hayatını ve Amazon macerasını anlatan bir kitaptan çok etkilendim. ' Jeff Bezos and The Age of Amazon' sadece internetle uğraşanların değil, herhangi bir sektörde çalışan herkesin okuması gereken bir kitap. Çünkü internet her sektörü değiştirecek. Müzik, kitap, Tv sektörü değişti bile. Medya tamamen dönüştü. Perakende dönüşüyor. Değişimden kaçmak mümkün olmadığına göre içinde yer almak ve öğrenmek en iyi strateji.

İşin sırrı üvey baba mı?


Brad Stone’un yazdığı ‘The Everything Store- Jeff Bezos and The Age of Amazon’ bir garajda kurulan Amazon’un 20 yıllık zorlu, inişlerle ve çıkışlarla dolu hikayesini anlatıyor. Tabii ki Amazon demek, Jeff Bezos demek olduğu için aslında iş dünyasının son yıllardaki en büyük dahisinin hayat hikayesini de okuyoruz. 

  20 yıl önce Amazon’u kurarak ilk internet girişimcilerinden biri  olan Bezos, şu anda 28 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin insanlarından biri. Jeff Bezos, Apple’ın yaratıcısı Steve Jobs ile aynı kaderi paylaşıyor. İkisi de gerçek babaları tarafından değil, üvey babaları tarafından büyütülüyor. Bezos, baba bildiği kişinin gerçek babası olmadığını 10 yaşındayken öğreniyor ve hiç bir zaman gerçek babasını bulmaya çalışmıyor. 

Gerçek babası hayatını bisikletiyle sirklerde gösteri yaparak kazanıyor ve ardından bir bisiklet satış ve tamir dükkanı açıyor. Oğlunun dünyanın en zengin insanlarından biri olduğunu ise kitabın yazarı onu bulduğu zaman öğreniyor. 

'Müşteri her şeyden önemli'

Bezos, 1994 yılında Amazon’u kurduğu zaman ilk olarak işe kitap satarak başlıyor ama aslında aklındaki fikir ‘Her şeyin satıldığı’ bir online dükkan olmak. Sadece bu vizyon bile onun ne kadar ileri görüşlü ve inatçı ve çoğu kişiye göre ‘hayalperest’ olduğunun göstergesi. Bezos için müşteri memnuniyetini her şeyden önemli. Bu nedenle kısa vadede zarar etmeyi ya da iş ortaklarıyla kavga etmeyi göze alıyor. Fakat uzun vadede kazanan Bezos ve dolayısıyla müşteri oluyor. 

Bezos'un her zaman müşteriyi merkeze alan düşünme biçimi ve uzun vadeye odaklanması Amazon'un başarısının en önemli nedeni.  'Dahi' Bezos çalışması hiç de kolay olmayan biri. Ünlü kahkahası iğneleyici laflarını gizlemeye yetmiyor. Google çalışanlarına pek çok imkan sunarken Amazon'da park yerleri bile ücretli. Başta üst düzey yöneticileri olmak üzere pek çok çalışanıyla yollarını zaman içinde ayırıyor. Hayalinin peşinde çok çalışmak ve zaman zaman acımasız olmak gerektiğini biliyor. 

Amazon'un büyümesini sağlayan kitap sektörünü alt üst ediyor. Yıllarca iş ortaklığı yaptığı tedarikçilerini bir anda karşısına alabiliyor.

Son duyurduğu insansız hava aracını kullanmaya başlamasıyla ulaştırma-kargo sektörünü de alt üst edebileceğinin sinyalini verdi. Charlie Rose'a verdiği röportaj durumu özetliyor zaten. 'İnternet ve gelecek bütün şirketleri dönüştürecek. Ve bundan  şikayet etmek bir strateji değildir.'



Bezos'un Washington Post'u nasıl dönüştüreceğini, uzayla ilgili yapacağı çalışmaları çok merak ediyorum. Ömrümüz olur da görürsek çok heyecanlı şeyler olacağa benziyor.


2 Aralık 2013 Pazartesi

Bridget Jones Geri Döndü



Önce Bridget Jones vardı. 30'lu yaşlarda, aşkı arayan kentli kadın prototipini o yarattı. Romantik, şaşkın ve beyaz atlı prensin peşinde koşarken komik durumlara düşen Bridget Jones tüm dünya kadınlarının kahramanı oldu. Kitapları çok sattı, filmleri gişe rekorları kırdı, sahneler ve replikler ezberlendi.

Bridget Jones'un yazarı Helen Fielding chic-lit denen bir kitap türü yarattı. Şehirli, bekar, aşkı arayan kadınları anlatan, kolay okunan bu kitaplar çok tuttu. Ben de, özellikle çocuklar ufakken, serviste çok okudum bu tip kitapları. Sophie Kinsella, Jane Green dışında Türkiye'de de benzerleri çıktı.

Ama Bridget Jones'un yeri hep özeldi. İlk göz ağrımız, yalnız olmadığımızı hatırlatan biricik kahramanımızdı.

Ve aradan geçen uzun yılların ardından Bridget Jones geri döndü. Henüz Türkçe'ye çevrilmedi. Serinin üçüncü kitabında Jones 51 yaşında, iki çocuklu bir dul olarak karşımıza çıkıyor. Darcy ölmüş ve Jones 5 yıl süren yalnızlık sürecinden sonra sahalara dönüyor.

Kitap, Bridget Jones hayranları tarafından merakla beklendi ama çok beğenilmedi.Ben de çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Bridget Jones'u çok seviyor olmasam, okumazdım. Önceki kitaplar kahkahalarla güldürürken bu sefer ağladığım yerler oldu. Ayrıca benzerlerini başka kitaplarda okuduğum ebeveynlik krizlerini Fielding'ten okumak ilgimi çekmedi.

Eski günlerin hatırına Bridget'la tekrar görüşmek güzeldi ama beklentinizi düşük tutmak kaydıyla. 




21 Kasım 2013 Perşembe

Hakan Günday 'Daha' ile Sarsıyor










Hakan Günday okumak kolay değil. Anlaşılmaz olduğundan ya da kompleks cümleler kurduğundan değil. Rahatsız edici konuları, bütün açıklığı ile anlattığı için zor. Hepimizin burnunun dibinde yaşanan insan kaçakçılığını tüm yönleriyle anlattığı için zor. Görmezden geldiğimiz vahşeti sade bir şekilde yazdığı, 'Ege'de batan botta 10 kişi' öldü haberini umursamazlıkla okurken bize arka planını anlattığı için zor.

Daha, 9 yaşındaki bir insan kaçakçısının hikayesi. Bu cümlenin çarpıcılığı bütün roman boyunca sürüyor. Kimsenin iyi olmadığı bir dünyada, şiddet, güç kavgası ve hayatta kalma mücadelesi sürüyor. Çok sürükleyici olmasına rağmen, rahatsız edici bir kitap olduğu için durarak okumam gerekti. Kitap, masamın üzerinde cehenneme giriş kapısı gibi durdu. Günday'la içine girdiğimiz cehennem ise her an yanıbaşımızda yaşanan ve bizim görmezden geldiğimiz bir durum aslında.

Günday'ın genç ve çalışkan olmasına çok seviniyorum çünkü daha çok yazacak. Ve beni yerden yere vursa da onu okumaya devam edeceğim.

Ahmet Ümit'in En Güzel Romanı: Beyoğlu'nun En Güzel Abisi






Ahmet Ümit'i çok sevdiğimi ama bazı romanlarını çok beğenmediğimi daha önce yazmıştım. Son hayalkırıklığım beni yeni romanı 'Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni almaktan alıkoymadı. Neredeyse çıkar çıkmaz okudum. Ve de çok beğendim. Önceden de tanıyıp sevdiğimiz Komiser  Nevzat  karakteri ve çalışma arkadaşları, sevgilisi var bu romanda. Kentsel dönüşümden payını alan Tarlabaşı, Gezi Olayları, Taksim'deki dönüşüm, aile içi şiddet, rant kavgası da var. Karakterler güzel, roman akıcı. Ahmet Ümit'in en iyi kitaplarından biri. Polisiye sevmeseniz bile düzgün bir roman okumak için tercih edebilirsiniz.


8 Ekim 2013 Salı

Theodosius'un Yazılamayan Romanı







Tarihi roman okumaya bayılıyorum.Kuru kuru tarih kitabı okumaktansa, tarihi kişiliklerin birer edebi kişilik haline geldiği, karakterlerinin detaylı incelendiği, sürükleyici romanları çok seviyorum.Tarih kitaplarında tek satırda geçen olayları öğrenmek, adı bile anılmayan karakterleri tanımak için müthiş bir fırsat.

Radi Dikici kendini Bizans'a adamış ve bu alanda çalışan bir yazar. Aslen tarihçi olmamasına karşı özel ilgi alanı olduğu için Bizans'a dair pek çok kitap hazırlamış. 'Şu Bizim Bizans', 'Büyük Konstantin, Helena, Fausta' ve 'Theodora' daha önce yayınlanmış kitapları. Türkçe'de Bizans tarihi ile ilgili kitap ve özellikle roman çok kısıtlı olduğu için bütün kitaplarını aldım. Şu Bizim Bizans'ın genişletilmiş hali 'Bizans İmparatorluğu Tarihi' de piyasada bulunabilir.

Dikici son olarak  'Bizans İmparatoru Büyük Theodosius' adlı romanını  yayınladı. Aldım ve okudum. Son iki senedir Bizans ve Roma hakkında okumaya başladığım için yüzeysel de olsa Bizans tarihi hakkında bir bilgim var. O nedenle bir tarihçi kadar olmasa da kitabı değerlendirebileceğimi düşünüyorum.

Dil çok basit, kurgu zayıf 

Maalesef romanı hiç beğenmedim. Maalesef diyorum çünkü Bizans gibi aslında bizim için çok önemli olan ama hiç tanımadığımız bir imparatorluk hakkında Dikici'nin çalışmasını çok önemli buluyorum. Keşke daha iyisi olsaydı. Beğenmeme nedenlerim ise şöyle:

Öncelikle bu bir roman değil. Romanların asli unsurları olan karakterler, olay örgüsü ve temposu çok eksik. Aslında Dikici başta da bunu söylüyor. Araştırma kitabı yazacakken, daha çok okunması için roman tarzında yazmayı seçmiş. Ama bir roman akıcılığında değil ne yazık ki. Ayrıca kullanılan dil o kadar basit ki, edebiyatın en önemli özelliği olan kişileri anlama, derinine inme duygusu hiç yaşanmıyor.

Ayrıca tarihi olarak da çok önemli ve -bence-yanlış tezler var. Theodosius'un Büyük Konstantin ve Licinuis ile olan akrabalık ilişkisini başka hiç bir kaynakta görmedim. Tabii ki romanlarda yazarın hayalgücü önemli ama bu maddi hata yapma ve gerçekleri çarpıtma hakkını vermiyor.

Theodosius çok önemli bir imparator. Got'larla yaptığı anlaşma, paganizmi bitirmesi, Hristiyanlığa verdiği önem , Selanik ayaklanmasını bastrması gibi konular tabii ki kitapta var. Ama bunların dünya tarihi için önemi ya da Theodosius'un düşünce yapısını anlayamıyoruz. Roma İmparatorluğu'nu oğulları arasında bölerek, Doğu ve Batı Roma olarak ayrılmasına neden olan bu önemli kişiyi bir türlü tanıyamıyoruz. Sanki bütün konular sadece arka arkaya sıralanmış, araya da Theodosius'un çapkınlık maceraları serpiştirilmiş.

Editöryel süreç işlememiş

Bu kitap çok iyi bir konunun ve büyük bir emeğin  ne yazık ki harcanması olmuş. Kitabın çıktığı Remzi Yayınevi, Türkiye'nin en iyi yayınevlerinden biri olarak nasıl bir editoryel süreç kullanıyor bilmiyorum ama hiç başarılı olamamış.














23 Eylül 2013 Pazartesi

Asker Doğmayanlar; Türkiye'de Vicdani Retçi Olmak



Bu kitabı okuduğumda çok sarsıldım. Pınar Öğünç'ün 14 vicdani retçi ile yaptığı röportajlardan oluşan kitabı okumadan önce sarsılacağımı biliyordum aslında ama beklentimin üzerinde bir etkisi oldu kitabın.

Militarizm okulda başlıyor

'Asker Doğmayanlar'ı okuyunca en net gördüğüm militarizmin toplumda ne kadar yaygın olduğu ve aslında farkında bile olmadan tüm yaşamımıza sirayet ettiği. Okullarda herkese verilen numaralardan, askeri törenlere benzeyen okul törenlerine , Milli Güvenlik derslerinden, öğretmen geldiğinde ayağa kalkmaya kadar sorgulamadığımız ama militarizmi günlük hayata taşıyan pek çok detay var.

Militarizme karşı olmanın en büyük nedeni tabii ki askere gitmeyi, başka bir insanı öldürmeyi istememek. Ama bir taraftan da  günlük hayatın kılcal damarlarında varolan emir-komuta ilişkisine karşı çıkmak.

Kimsenin askeri olmayanlar

Tabii ki vicdani reddin ne olduğunu biliyordum, haklarındaki davaları okumuş, kendilerini cesaretlerinden dolayı tebrik etmiştim. Ama ne kadar zor bir hayatları olduğunu, kendilerinin ve ailelerinin ne kadar büyük acılar, travmalar ve zaman zaman işkenceler yaşadıklarını bilmiyordum. Kimisi dini, kimisi insani nedenlerden dolayı emir komuta zinciri içinde ordunun bir parçası olmak istemeyen bu insanların hayatı zindana dönüyor. Ve bütün bu zorluklara rağmen inançlarından vazgeçmemeleri beni çok etkiledi. Benim okumaya dayanamadığım işkenceleri onların yaşadığını bilmek çok sarsıcı.

Kadın vicdani retçiler olduğunu da bu kitapla öğrendim. Ve T.C ordusuna katılmak istemedikleri için takdir gören Kürt'lerin PKK'ya da katılmak istemedikleri zaman gördükleri tepkiyi de bu kitapta okudum.

Toplumda şimdiye kadar sesini duyuramamış bu cesur ve yalnız insanların sesi olabildiği için gazeteci Pınar Öğünç'e çok teşekkür ederim. Okuması rahatsız edici ama ufuk açıcı bir kitap hazırlamış.





13 Eylül 2013 Cuma

Okumaya Nasıl Vakit Bulunur?

'Kitap okumaya nasıl vakit buluyorsun?'  Okuduğum kitaplarla ilgili konuştuğum zaman en çok sorulan soru bu oluyor. İstediğim kadar çok okuyamasam da okumaya nasıl vakit ayırdığımı yazayım dedim.



1) Toplu taşıma kullanın. 

Araba kullanmayı bilmediğim için toplu taşıma ve servis kullanmaya mecburum. İstanbul'da trafikte geçirdiğimiz süreyi düşününce her gün en az 40 dakikanızı okumaya ayırabilirsiniz. Mideniz bulanıyorsa ya da arabayı mutlaka sizin kullanmanız gerekiyorsa sesli kitap dinleyebilirsiniz. Türkçe'de çok seçenek olmasa da 'audible' uygulaması size zengin İngilizce seçenekler sunuyor.

2)Doğru kitabı seçin. 

Okumak bir zevk meselesi. Okuduğunuz kitap size zevk vermeli, eziyet değil. Sevdiğiniz ve o anki ruh halinize uygun kitapları seçin. Günümüz temposunda, otobüste  Savaş ve Barış'ı okumaya çalışmak çok mantıklı bir seçenek olmayabilir. Yaz tatilinin tembel öğleden sonraları klasikler için daha uygun. Çocuklar bebekken ve ben çok uykusuzken sadece chick-lit denen best-seller lay-lay kitapları okuyordum. Daha ağır bir kitabı kafam kaldırmıyordu. Ama okumak bana büyük zevk verdiği için okumaya devam ettim.

Zaten kısıtlı olan zamanınızda seveceğiniz kitabı seçmek için www.goodreads.com'dan faydalanabilirsiniz. Bir kitap hakkındaki eleştirileri okumak ve sizinle benzer zevke sahip olan kişileri takip etmek seçiminizi kolaylaştırır. 

Gerçekten hoşunuza giden bir kitap okuduğunuzda, zaten otomatik olarak okumaya daha çok zaman ayırmaya başlayacaksınız.

3) E-kitap okuyun. 

Her normal kadın gibi benim de çantamda bir sürü ıvır zıvır var. Zaten ağır olan çantamda her zaman kitap taşımak mümkün olmuyor. O nedenle iPad ya da iPhone'dan e-kitap okumak çok pratik. Kullanabileceğiniz pek çok uygulama var. iBooks'da çok sayıda ücretsiz kitap var. Ücretli kitaplar için Turkcellkitaplık ve Kobo benim en çok kullandıklarım.

4) TV seyretmeyin. 

Televizyonda seyredecek bir şey de yok zaten. Haberler yanlı, programlar saçma, diziler bayık. DVD seyretmekte fayda var tabii ama arada bir kaç gecede TV'yi kapatıp, kafanızı dinleyin.

5) Her fırsatta okuyun. 

Çocukları parka götürdüğünüzde, bankta yandaki teyzeyle konuşmak zorunda değilsiniz. Arkadaşınızı beklediğiniz cafede, saçınız boyanırken ya da otobüs durağında da kitap okuyabilirsiniz. Kitap okumak için mutlaka kesintisiz bir saatiniz olmasını beklemeyin. Her gün on beş dakika kitap okuyarak da kitap bitirebilirsiniz.

12 Eylül 2013 Perşembe

Eren Erdem'den İslam'a Devrimci Bakış; Devrim Ayetleri

Anti-Kapitalist Müslümanları ben de pek çoğumuz gibi Gezi Direnişi sırasında tanıdım. 'Abdestli Kapitalizm' tanımı, 'Mülk Allah'ındır'a büyük inançları ve ezilenlerin yanında yer almayı seçmeleri dikkatimi çekti.

Katıldıkları tartışma programlarını televizyon seyretmediğim için izlemesem de, twitterda bazılarını takibe almıştım. Takip ettiklerimden Eren Erdem'in kitabı çıktığını duyunca 'Devrim Ayetleri'ni aldım.

Devrim Ayetleri'nin alt başlığı 'Egemenlerin İslam'ı Değil, Ezilenlerin İslam'ı' kitabın içeriğini genel olarak anlatıyor. Erdem Kuran'a, ayetlere ve İslami adetlere devrimci bir bakış ve okuma getiriyor.
Benim şimdiye kadar duymadığım ve bilmediğim bir bakış açısı. Ayrıca bilmediğim pek çok dini ve tarihi bilgiyi de okudum. Mesela Cahiliye döneminin bizim bildiğimiz gibi 'cehalet dönemi' anlamına gelmediğini, Cahiliye döneminde de Hac ibadetinin yapıldığını, yine o dönemde Allah'a inanıldığını bilmiyordum.Erdem'in yazdığına göre Araplar o dönem pek çok tanrıya inanıyor ve Allah bunlardan en üstte yer alanı. Hz. Muhammed'in babasının adının Abdullah yani Allah'ın kulu olması bile o dönemdeki yaygın Allah inanışını açıklıyor.

Erdem ayetlerin yanlış çevirilerine ve farklı yorumlarına da dikkat çekiyor. Kolay okunan ama anlamak için üzerine düşünülmesi ve araştırılması gereken bir kitap. Arapça'nın çetrefilli bir dil olması ve Kuran'da çok sayıda sembol bulunması pek çok farklı okumaya imkan sağlıyor.

Kurban adetinden, çok eşliliğe, mülkiyetten, namaz kılmaya kadar doğru bildiğimiz ve kabullendiğimiz pek çok dini bilgiyi sarsıyor. Mesela; Kurban'ın hayvan kesmek anlamında olmadığını, en çok sevdiğimiz varlıktan Allah için vazgeçmek olduğunu bilmiyordum. Ya da Kuran'da haram kılınan domuzun asıl manasının sadece zenginlerin yiyebileceği yemeklerin haram kılınması anlamına geldiğini de bilmiyordum.

Ana fikir ise şu: Mülk Allah'ındır, Allah yerine paraya tapmaya başladığınız zaman yaşadığınız İslam olmaz. Çalışmadan kazanmanın , hak yemenin, çalışanı ezmenin günahı diğer her şeyden büyüktür.

Kitabın tümünü gerçekten kavrayarak okuduğumu söyleyemem. Bambaşka bir bakış ve dil söz konusu. Fakat bundan sonra bu alanda okumaya devam edeceğime eminin.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Yazarların Kraliçesi; Patricia Highsmith





En sevdiğim yazar, kesinlikle Patricia Highsmith. Pek çok kitabını bloga başlamadan okuduğum için buraya yazmadım. Kesinlikle herkese tavsiye edeceğim, müthiş bir yazar.

Highsmith'i,  en çok -filmi yapıldığı için- 'Yetenekli Bay Ripley' karakteri ile tanıyoruz. Edebiyatın en   önemli anti-kahramanlarından Tom Ripley'i ben de çok seviyorum. Ama Higsmith'i Ripley serisiyle kısıtlamamak lazım. Kısa öyküleri ve diğer romanları da harikulade.

Amerika'da doğan Highsmith üniversiteden sonra Avrupa'ya gitti ve ölümüne kadar da orada kaldı. Lezbiyen kimliğini saklamadığı ve bunu kitaplarında da konu ettiği için Amerika'da çok geç kabul gördü. Son yıllarda kitaplarını tekrar basmaya başladılar.

Alfred Hitchcock'un ünlü filmi 'Strangers on a Train' Highsmith'in ilk romanından sinemaya uyarlandı. Kısa cümleleri, ayrıntılı betimlemelerden kaçınması,  atmosfer yaratmadaki becerisi, sıradan  hayatların ardındaki gerilim ve şiddeti aktarmadaki yeteneği olağanüstü. Edebiyatın süslü cümle kurmak değil, insanı anlatmak olduğunun en parlak örneği. 



Türkçe'de Can Yayınları ve bir dönem Remzi Kitabevi'nin Murathan Mungan yönetiminde çıkarttığı Çilek Dizisi'nde kitapları yayınlandı. Fakat eserlerinin tümü henüz Türkçeye çevrilmedi. Pek çoğunun da baskısı tükenmiş.

Highsmith'in 'Güzel Gölge' adlı biyografisini de Everest yayınladı. Çevirisini kötü buldum.





Bayram tatilinde daha önce okumadığım iki Highsmith romanı okudum. 'The Glass Cell' ve 'The Blunderer' . The Glass Cell Amerikan adalet ve cezaevi sistemine önemli eleştiriler getiren bir kitap. Suçlu olmayan iyi eğitimli kahramanımız, yanlışlıklar sonucu cezaevine girer ve tamamen değişir. 'Adalet ne kadar adil?  Cezaevi, sınırlarıyla kısıtlı mı? Günlük yaşamda hepimiz birbirimizin gardiyanı mıyız?' kitabı okurken aklıma takılan sorular oldu.



The Blunderer ise eşiyle mutsuz olan, parlak bir avukatın hayatının nasıl kaydığını anlatan bir roman. Dışarıdan parlak görünen hayatların içindeki gerilim, aniden ortaya çıkan şiddet, giderek artan tempo ve daralan çember okuyucu olarak sizin de boğazınızı sıkıyor.

İngilizce bilenler Highsmith'i  orjinalinden çok rahat okuyabilir.Telefonumdaki Zargan uygulaması büyük kolaylık sağlıyor. Tavsiye ederim.




24 Temmuz 2013 Çarşamba

Roma İmparatorlarının Çılgın Yaşamı : I, Claudius






Gezi Olayları, iş-güç derken bir süredir bloga yazmaya ara vermiştim. Tatil vesilesiyle bol kitap okuduğum ve kendimi zinde hissettiğim için nihayet geri dönebildim. 

Tatilde okuduğum en güzel kitap Robert Graves'in 'I, Claudius'u oldu. 80'li yıllarda TRT bu kitabın BBC uyarlaması mini dizisini gösterirdi. Jenerikte mozaikler üzerinde ilerleyen bir yılan vardı. Hem korkardım hem de pek anlamadığım halde çok etkilenirdim diziden. Belki hatırlayan vardır.



Tabii ki diziyi izleyebilirsiniz ama benim tavsiyem kitabı okumanız. Roman, kekeme, sakat ve aile arasında 'Aptal ' olarak tanımlanan Claudius'un Roma İmparatoru olmasını anlatıyor.

Robert Graves müthiş bir yazar. Uzun paragraflarla, çok diyalog kullanmadan, çok akıcı ve eğlenceli yazıyor. Kitabın bu kadar iyi olmasının en önemli nedenlerinden biri kahramanların birbirinden renkli, acımasız, hırslı tipler olması. Claudius'un büyük annesi Livia, en büyük Roma İmparatorları'ndan Augustus'un karısı. Augustus'un tüm mali işlerinden sorumlu olan Livia gerektiği zaman kendi çocuklarını bile öldürebilecek kadar acımasız bir kadın.

Seks, entrika, dedikodu ve cinayet Roma İmparatorluğu yönetiminden eksik olmayan özellikler. Kitapta Claudius'un ağzından ailesinin ve çevresinin ilişkileri, iktidar için kendi çocuklarını öldüren anne-babalar, gücün delirttiği ve atını konsül ilan eden Caligula gibi tipler var.

Claudius zekasını gizleyerek ve 'aptal' sıfatına saklanarak güç delisi ailesinin arasında hayatta kalmayı başarıyor. Hatta hiç istememesine rağmen İmparator oluyor. Gerisi 'Claudius, The God' adlı ikinci kitapta.

Roma İmparatorluğu'nu tanımak ya da iyi bir tarihi roman okumak isteyen herkese tavsiye ederim. Güç için yapılabilenleri ve iktidar sahibi olmanın getirdiği delilikleri görmek için de iyi bir tarih romanından daha zevkli bir öğrenme yolu yok.





4 Mart 2013 Pazartesi

O Muhteşem Hayatınız



Haftasonu Oya Baydar'ın 'O Muhteşem Hayatınız'ı okudum. Daha önce Oya Baydar'ın Melek Ulagay ile beraber yazdıkları hayat hikayelerini anlatan  'Bir Dönem, İki Kadın'ı okumuştum. İnançlı solcular olarak yaşadıkları maceralı ve zor hayat ilgimi çekmişti.



'O Muhteşem Hayatınız' ön planda  ünü dünya çapına yayılmış Türk primadonnasının hayatını  anlatan bir roman. Olağanüstü bir sese ve müzik yeteneğine sahip subay çocuğu Diva zengin ve kültürlü işadamıyla evlenir. Fakat müzik aşkı üstün gelir ve kocasını ve küçük kızını arkada bırakarak kendini müziğe adar. Avrupa operalarında başarıdan başarıya koşarken, 13 yaşından sonra kızıyla bir daha hiç görüşmez.

Yıllar sonra Türkiye'ye döner ve büyük hayranı 'Toplayıcı' ile karşılaşır. 'Toplayıcı' Diva'ya neredeyse tapar ve onunla ilgili her tür fotoğraf ve belgeyi toplar. Hazinesini göstermek için Diva'ya ulaşır ve olaylar gelişir. O zamana kadar geçmişiyle hiç ilgilenmeyen Diva anılarına ve geçmişine  merak salar. Doğu'da geçen çocukluğuna, yarı rüya anıları ile zaman zaman geçmişe döner.

Bu arada 30 senedir görmediği kızıyla yine 'Toplayıcı' aracılığı ile buluşur. Kızı da müzik araştırmacısı olmuştur. Mayalar'la ilgili araştırmalar yapan bir bilim insanıyken Türkiye'ye dönmüş, evlemiş ve iki erkek çocuğu olmuş. Sponsorlu bir proje nedeniyle Dersim bölgesinin müzikleriyle ilgili bir araştırmaya başlar. Rehberi de bölgenin önemli ailelerinden birinden gelen Cansa'dır.

Karakterler birer sembol

Kitap; Avrupa'dan Dersim'in dağlarına uzanan, geçmişle ve köklerle tanışmaya dair bir roman.  Resmi tarihin üzerini kapatmaya çalıştığı ama mutlaka açığa çıkacak gerçekleri anlatıyor.

Kitaptaki her karakter de bence aslında bir sembol.

'Toplayıcı' resmi tarihi simgeliyor. Diva'sına hayalinde yaşattığı 'O Muhteşem Hayat'ı belgelerle oluşturmaya çalışıyor. Diva'nın gerçek hayatı değil, kendi hayalindeki yaşamı yaşadığına inanıyor. Gerekirse photoshop kullanarak eskiyi baştan yaratmaya hazır.

Diva ise Türkiye'yi simgeliyor. Köklerinden bir dönem kopmuş, geçmişiyle hiç ilgilenmemiş, Avrupa'da bir yaşam seçmiş. Ama artık Türkiye'ye, özüne dönmüş ve geçmişiyle yüzleşmeye hazır.

Arya( Diva'nın kızı) ise günümüz Türk insanını simgeliyor. Geçmişine merak salan, araştırınca kabullenmesi zor gerçeklerle karşılaşan.


Kitabı bu sembollerle okuyunca göndermeleri anlamak daha kolay. Ben kitabı genel olarak beğendim. Fakat Diva'nın baştaki içsel bölümlerini fazla uzun ve tekrar buldum. Arya'nın Dersim yolculuğu ve kitabın sonu ise daha uzun olabilirdi. Karakter ise belki de sembol oldukları için çok insani ve derinlikli  değildi. Kitabın suçlayıcı değil, anlamaya yönelik ve siyah-beyazdan çok grilere dikkat çeken bir anlatımı olmasını sevdim.



20 Şubat 2013 Çarşamba

Sevan Nişanyan'ı Tanıyalım

Türkiye'de yaşayıp da Sevan Nişanyan adını duymamış olan kalmamıştır sanırım. Gezmeye meraklı olanlar meşhur 'Küçük Oteller Rehberi'nden, Şirince'ye yolu düşenler 'Nişanyan Evleri'nden ama sanırım en çok boşandığı eşinin başına b.k dolu kavanozu dökmesinden tanıyoruz.

Oysa Sevan Nişanyan bütün bunların hepsi ve çok daha fazlası. 'Tek hayata ve tek kişiliğe mahkum olmak istemeyen', 'tek bir kişi olmaktan sıkılan' biri. Gezgin, gezi yazarı, inşaatçı, otelci, sayısını tam bilmediğim kadar çok dil bilen, dilbilimci, inatçı ve çıkıntı biri. Gerçek hayatta beraber yaşanması ve dayanması çok zor biri olduğunu düşündüğüm ama tartışmasız çok renkli biri.



Haftasonu otobiyografisi 'Aslanlı Yol'u bir çırpıda okudum ve aslında Nişanyan'ın üstümde ne kadar etkili olduğunu düşündüm.

Ben de ilk olarak adını Küçük Oteller Rehberi ile duymuştum. Bu kitap Beyaz Türkler'in gezme alışkanlıklarını değiştirdi desek, çok yalan olmaz. O zamana kadar olan tüm otel tanıtım kitaplarından farklı, çok sahici ve ufuk açıcı bir kitaptı. Benim param ancak Olimpos'taki Kadir'in Ağaç Evlerine yetti ama yine de kitabı okumaya doyamadım.



Sonra Meraklısı için Karadeniz Rehberi çıktı. Biz de tam ailemle 15 günlük bir Karadeniz gezisi planlıyorduk. Rota çizmemizde ve tüm gezide çok faydalandık. Tarihe dair hiç bir yerde okumadığım bilgileri ve günümüze dair en iyi ipuçlarını buldum.



Herkesin Bilmediği Olağanüstü Yerler ve Ankara'nın Doğusu'ndaki Türkiye de oralara gitmesem de görmesem de okumaktan zevk aldığım kitaplar oldu. Sevan Nişanyan tüm bu kitapları eşi Müjde Nişanyan ile birlikte yazmış. Hepsi derin bir tarih bilgisini, coşkulu ve temiz bir dille aktarıyor. Sadece gezmek değil gerçekten görmek ve anlamak için  faydalı eserler.

Sonra Nişanyan'ın farklı bir yönü ile tanıştım. Nişanyan bu arada kaçak inşaat meselesi yüzünden hapse girmiş ve orada sözcüklerin kökeni ile ilgili Elif'in Öküzü'nü yazmıştı.

Ardından boşanma davaları açıldı, türlü rezillikler ortaya döküldü. Ben de arada Nişanyan'ın blogunu takip etmek dışında kendisini pek takip etmedim. Blogdaki özellikle dinle ilgili  yazıları hem büyük merakla hem de anında çarpılacağımdan korkarak okudum. Bazı açıklamaları sadece dikkat çekmek için yaptığını düşündüm.



Sonra hayat hikayesi 'Aslanlı Yol'u yazdı. Ben de aldım, okumaya başladım ve kitap su gibi akıp gitti. Lisedeyken 1 ayda Latince öğrenmiş, Yale'de felsefe okumuş, Güney Amerika'nın her tarafını karış karış gezmiş. Kurumlardan ve kurallardan nefret etmiş, hiç bir zaman tek bir şey olmak istememiş. Türkiye'ye Commodore-64 getirerek girişimciliğin adının olmadığı zamanlarda girişimci olmuş, Ali Nesin'le askeri hapishaneye girmiş, otelci olmuş, Susurlukçularla beraber hapis yatıp, dost olmuş. 'Gavur Hoca' olarak ün salmış.

Asla tek bir sıfatla anılmak istemeyen ve bundan delice sıkılan bir adam. Çok hayat yaşamış, hep macera aramış, çok meraklı biri. Kendi deyişiyle :' Bunca ihtimal varken tek hayata mahkum olmak ne acı! Tek bir hayat tarzını, hangisi olursa olsun, yücelten ahlak öğretileri ne kadar zavallı'

Kitaptan yazılabilecek çok hikaye var. Karılarıyla ilişkisinden, solculara bakışına kadar pek çok hikaye nefis.  Ben ki spoiler vermeyi severim, vermek istemiyorum. Bu topraklarda yaşayan-yaşayabilen  farklı bir beyni tanımak istiyorsanız; okuyun.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Domates Soslu Peynirli Patlıcan


Ünlü yazar Alev Alatlı'nın yazdığı 'Funda'nın Yemek Kitabı'nı  aldığımı söylemiştim. İçinden bazı tarifleri de denedim ama buraya yazmaya vaktim olmadı.


Cumartesi günü dolaptaki patlıcanlardan ne pişireceğime karar vermeye çalışırken kitaptaki  'Peynir Dolgulu Patlıcan Ruloları' tarifine rastladım. Ondan esinlenerek, evdeki malzemelerle 'Domates Soslu Peynirli Patlıcan' yaptım.

Tabii ki patlıcanlı yemekleri, mevsimi olan yaz aylarında yapmanın büyük faydası var. Ama yine de hiç fena olmadı.

Öncelikle üç patlıcanı, pijama modeli soydum. Ardından maksimum ikişer santimlik, uzun dilimlere böldüm. Fırın tepsisine yağlı kağıt serdim. Patlıcanların üstüne fırça olmadığı için elimle zeytinyağı sürdüm. Ters çevirip, arka tarafına da sürdüm. Sonra yine elimle yarım çay bardağı suyu tepsideki patlıcan dilimlerinin üstüne serptim. Üstüne de yağlı kağıtla kapattım. Böylece fırın tepsisi ebadında patlıcan dolu bohçam olmuş oldu.

Yaklaşık yarım saat 200 derecelik fırında patlıcanı pişirdim. Eminim yağda kızartsam çok daha nefis olurdu ama fırın çok daha hafif.

Patlıcanlar fırındayken domates sosunu yaptım. Tavada zeytinyağı kızdırıp, içine bol sarımsak attım. Sarımsaklar yanmadan üstüne kutu domates boca ettim. Tatlar karıştı, sosu biraz çektirdim. Sonra el blenderından geçirdim.

Gelelim peynir kısmına. Tarife dil, eski kaşar ve tulum karışımı vardı. Ben evdeki bol lor ve az eski kaşarı karıştırdım. Karışım katı gelirse biraz süt ya da krema ekleyebilirsiniz. Çok yağsız olmamalı.

Tarifte patlıcanların içine peynir karışımı sarılıp, tek tek rulo yapılıyor. Sonra üstüne domates sosu döküp, tekrar fırınlanıyordu. Benim rulo yapmakla uğraşacak zamanım ve sabrım yoktu. O yüzden fırın kabına önce patlıcanları döşedim. Üstüne peynirli karışım, tekrar patlıcanlı kat ve ardından domates sosu döktüm. Fırına verdim ve 20 dakika daha pişirdim.

Hem görsel hem de lezzet olarak nefis. Davet yemeği olarak uğraşmalı, rulo versiyon da denenebilir.

Kolay Elmalı Kek

Haftasonu Zeynep'le beraber Elmalı Kek yaptık. Çocuklar kek yapmaya bayılıyor. Ortalık dağılsa da beraber yemek yapmak çok zevkli.

Tarifi Lezzet Dergisi'nin verdiği 'En Lezzetli Kekler' ekinden buldum.
Yapımı kolay, hafif ve içindeki elmalardan dolayı ıslak kek kıvamında bir kek oldu.

Malzemeler

  • 200 gr. eritilmiş tereyağı
  • 1 su bardağı yoğurt
  • 2 yumurta
  • 1,5 su bardağı toz şeker
  • 1 paket kabartma tozu
  • 3 su bardağı un
  • 3 elma(soyulup, dilimlenmiş)
  • Tarçın

Yapılışı

Öncelikle fırınınızı 180 dereceye getirin ve ısıtın. Yoğurt ve yumurtanın oda ısısına geldiğinden emin olun. Ocakta ya da mikrodalgada erittiğiniz tereyağını şekerle iyice çırpın. İçine yumurtaları ekleyip, çırpmaya devam edin. Yoğurdu da ekleyip, karıştırın.

Unu eleyerek bir kaba koyun. İçine kabartma tozunu ve dilediğiniz miktarda tarçını ekleyin. Ben bol bol ekledim. Bir dahaki sefere içine mahlep ya da toz karanfil eklemeyi de düşünüyorum.

Un+tarçın karışımını yumurtalı karışıma ekleyin. Uzun uzun çırpmanıza gerek yok. Dikdörtgen ya da kare bir fırın kabına aktarın. Soyup, dilimlediğiniz elmaları hamurun içine sırayla yerleştirin. Ben yeşil elma kullandım. Hepsini yanyana dizeceksiniz. Son derece şık bir görüntüsü oluyor.

Üstüme isterseniz ekstra tarçın serpebilirsiniz.

Kıgın fırında yaklaşık 45 dakika, üstü kızarıncaya kadar pişirin.

İçi hafif ıslak kalan güzel bir kekiniz olacak.

Afiyet olsun.

11 Şubat 2013 Pazartesi

Masalsı Bir Yemek Kitabı

 
 
Yemek kitabı, özellikle de yemek kültürüne dair kitaplar okumayı çok seviyorum. Son yıllarda bol resimli, sırf tariflerden oluşmayıp hikaye de anlatan yemek kitapları arttı. Geçen gün paraya kıyıp, Teri Roditi Aksel'in yazdığı 'Küçüktüm, Ufacıktım, Top Oynadım, Acıktım'ı aldım.



Aksel'in kitabı aile fotoğrafları ve anılarıyla süslü çok güzel bir albüm gibi. Kitabın yazımından, fotoğraflarına, mizanpajından adına kadar bütün ailenin emeği var.

Masal kitabı gibi renkli ve çok özenli. İçindeki tarifleri yapmasanız bile sırf okumak ve bakmak bile içinizi açıyor.

Ben iki basit tarifi denedim. Tariftaki malzemelerin tümü yoktu o nedenle modifiye tarif oldu.  Biri çıtır kabak biri de limonlu yoğurt. İkisi de basit ve güzeldi.

Çıtır Kabak

Özellikle içki yanında cips yerine sunulabilecek güzel bir atıştırmalık.
  • Fırını 200 dereceye getirin
  • 2 kabağı 1 santimden kalın olmamak kaydıyla ince ince dilimleyin.
  • Bir kaseye yarım bardak  süt koyun.
  • Başka bir kaseye de galeta unu, tuz, karabiber, kırmızıbiber karışımı koyun.
  • Kitapta sarımsak tozu ve rende parmesan da vardı. Ama evde olmadığı için ben koyamadım. Peynirle kesin daha güzel olur.
  • Kabak dilimlerini önce süte sonra galeta unlu karışıma bulayın. Yağlı kağıt üzerinde dizin.
  • Kızgın fırında 15-20 dakika, kabaklar çıtırlaşana kadar pişirin.
  • Yanında dereotlu yoğurt sosu ya da istediğiniz başka bir dip sosla sunun.


Limonlu Yoğurt

Yaz ayları için çok kolay ve hafif bir tatlı.

  • 500 gr. süzme yoğurdu, bir limonun suyu, limon kabuğu rendesi, bir paket şekerli vanilin, 100 gr. krema ve 4 kaşık toz şekerle iyice karıştırın.
  • Şekerin erimesine dikkat edin.
  • Dolapta dinlendirip, kaselere paylaştırıp, nane ya da limon kabuğu ile süsüleyip,sunun.


Çok basit ve özellikle hafif tatlı sevenlerin beğeneceği bir lezzet. Şeker ve limon suyu miktarını ağız tadınıza göre değiştirebilirsiniz. Ben bir de içine limon kabuğu rendesi yerine portakal kabuğu rendesi koyarak yaptım.

Ben kitabı ve yazarını çok samimi buldum ve sevdim. Tarif denemeye devam :)

5 Şubat 2013 Salı

Reha Çamuroğlu Batı'yı ve Kadın'ı yazdı:Nazar




Reha Çamuroğlu'nu sevdiğimi ve pek çok kitabını okuduğumu daha önce yazmıştım. Her ne kadar Selahaddin El Kürdi'yi çok beğenmemiş olsam da 'Çamuroğlu ne yazsa okurum' diyerek son çıkan kitabı Nazar'ı hemen aldım.

Çamuroğlu Doğu'ya, tarihe ve erkek dünyasına çok hakim bir yazar. Aslen tarihçi olduğu için ve dili de temiz olduğundan nefis tarihi romanlar yazıyor.

Bu defa ise rotasını  Batı'ya ve kadın karakterlere çevirmiş. Ortaçağ Avrupa'sında yaşanan cadı avını anlatan küçük bir roman yazmış. Fantastik unsurlarla, tarihi gerçekleri biraraya getirmiş. Kadın düşmanlığı, dinlerde kadının yeri, erkeklerin kadın-doğa ilişkisine  bakışı romanın başlıca temaları.

Ama bence olmamış. Çamuroğlu Ortadoğu'ya ve erkek dünyasına hakimiyetini Nazar'da gösteremiyor. Merak duygusu eksik, sonunu baştan bildiğimiz, mesajı kafamıza kakılan bir kitap olmuş. Ben İsmail ve Son Yeniçeri gibi kitaplar yazmış Çamuroğlu'ndan çok daha iyisini bekliyorum.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Kısa Kısa


Arada okumuş olduğum bazı kitaplar var ve ben bir türlü kafamı toplayıp, yazamadım. Yazamayıp, unutacağıma kısa kısa yazmaya karar verdim.



Tango İstanbul: Esmahan Aykol'un son Kati Hirşel polisiyesi. Türkiye'de yaşayan ve Kuledibi'nde kitapçı dükkanı olan Alman Kati Hirşel serinin dördüncü kitabıyla karşımızda. Hikayedeki karakterler de günümüz medya dünyasından çok tanıdık isimler. Eğlenceli başlıyor, fena da gitmiyor ama sonu bağlanamıyor. Bir polisiye için affedilmez hata. Bir daha okumam.

Mutluluk Avantajı: Harvard'tan Shawn Achor'un yazdığı kitap pozitif psikoloji ile ilgili. Toplumda mutlulukla ilgili  genel kanı  'Başarılı olursam mutlu olurum' 'Terfi edersem mutlu olurum'dur. Pozitif psikoloji ise bunun tersini yani 'Mutlu olursam, başarılı olurum'u savunuyor. Bu durumu da pek çok psikolojik test ve bilimsel veri ile destekliyor. Secret gibi geyik değil, özel yaşam ve iş hayatına dair pek çok pratik ipucu sunuyor. Bakış açınızı nasıl değiştirirsiniz, olumlu düşünmeyi nasıl öğrenirsiniz, istediğiniz alışkanlıkları nasıl kazanırsınız gibi sorulara basit egzersizlerle cevap veriyor. Mediacat yayınlarından çıkmış. Çok rahat okunan bir kitap.


Ve Günler Yürümeye Başladı: Eduardo Galeano'nun son kitabı. Her güne kısa bir hikaye ayrılan, olağanüstü güzel bir takvim-kitap. Hikayeler insan hakları, efsaneler, şairler ya da tarihten unutulmuş isimler hakkında olabilir. 6 Ocak Nazım Hikmet'e dairdi mesela. İster başucu kitabınız yapın, her gün bir sayfa okuyun; ister bir oturuşta bir mevsim bitirin. Her haliyle çok güzel güzel.



Ian McEwan'dan aşk ve casus romanı; Sweet Tooth


2013'ün ilk romanını okudum. Ian McEwan'ın son romanı 'Sweet Tooth'u yaklaşık bir haftada okudum. McEwan çok beğendiğim bir yazar. Onunla ilk 'Atonement-Kefaret' filmiyle tanışmıştım. Filmi çok beğenip, 'Film güzelse, kitap çok daha iyidir' diye düşünüp, kitabı okudum. Gerçekten incelikli, acıklı bir aşk romanıydı. Sonundaki sürpriz de çok etkileyiciydi.




Kendini Arayan Casus

Ian McEwan'ın son romanı Sweet Tooth 2012 ortasında çıktı. 1970'lerde geçen romanın ana kahramanı Cambridge Matematik bölümü mezunu Serena Frome. Son derece güzel bir sarışın olan Serena, mezun olur olmaz   İngiliz Gizli Servisi MI5'ta  çalışmaya başlar.

İlk gizli görevi ise Soğuk Savaş'ın kültürel yanıyla ilgilidir. CIA'nin Avrupa'da çok uyguladığı bir model olan sanatçıları el altından destekleme programının benzeri 'Sweet Tooth' adıyla İngiliz Gizli Servisi tarafından başlatılır. Serena da  gelecek vaad eden genç yazar Tom Haley ile bağlantıya geçer ve onu yazarlara maddi destek sağlayan programa katılmaya davet eder. Serena ve Haley arasında aşk doğar ve olaylar gelişir. Başta yavaş akan kitap sonra hızlanıyor ve finalde bizi büyük bir sürpriz bekliyor.



Gerçek Karakterler

McEwan kadın karakter yaratma ve işleme konusunda çok usta. Serena'nın zayıflıkları, kendinden hiç bir zaman emin olamaması, güzelliğinin ve yeteneklerinin farkına varamamasını bir erkeğin yazabilmesi çok etkileyici.

Kitapta pek çok önemli yan karakter var. Serena'nın ailesi dışında onun MI5 ile tanışmasına neden olan Tony Canning de önemli bir rolde. Beni kitapta en çok etkileyen hikayelerden biri Serena ve Tony'nin ilişkisi oldu. Çok acıklı.

Romanda McEwan'ın hayatından pek çok otobiyografik öğe var. Genç yazar Tom Haley McEwan'ın gençliğinden izler taşıyor.

Kitapta edebiyat ve yazarlar da çok önemli bir yer tutuyor. Kahramanlardan birinin yazar olması dışında Serena'nın okuma tutkusu, okumadan yapamaması ve kitap seçim karakteri de önemli. Serena kitaplarda kendini arıyor. O nedenle kadın karakter yoksa o kitabı beğenmiyor.

Sweet Tooth aşk, edebiyat, casus dünyası, kabul edilme, Soğuk Savaş ve 70'lerde kadın olmak üzerine çok şey söyleyen bir roman. Kitapta pek çok mini hikaye de var.  Karakterler yaşıyor ve kitap bittikten sonra da sizinle kalıyor. Edebiyatın süslü cümle kurmak değil hayat kurmak olduğunu bir daha ispatlıyor.

Çok beğendim ve tavsiye ederim. Zaten Hollywood da bu hikayeyi kaçırmaz bence. Bir kaç seneye filmini görürüz.

3 Ocak 2013 Perşembe

Mayi Kıta-Bir Akdeniz Üçlemesi





2012 yılında beni en çok heyecanlandıran gelişmelerden biri de Atlas Tarih dergisinde yazmaya başlamam oldu. Atlas Tarih çok severek okuduğum, hiç bir sayısını kaçırmadığım bir dergi ve bu dergide imzamı görmek bana gurur veriyor.

Yazılarım tarihi araştırmalar değil. Asla buna cesaret edebileceğimi düşünmüyorum. Okuduğum kitaplarla ilgili kısa tanıtım yazıları yazıyorum. Eylül-Ekim sayısında yer alan yazıyı buraya da almak istedim.

Bir şehri görmekle, hissetmek arasındaki fark

 ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1000 Yer’, ‘Roma’da Mutlaka Yapmanız 10 Şey’ başlıklı kitaplar çok satıyor. Biz de bu kitapları hatmedip, maddelerin üzerinden geçtikçe kendimizi seyahat etmiş ve Roma’yı görmüş sayıyoruz. Peki, gerçekten öyle mi? Bir şehirdeki turistik yerleri görmek, listemizi tamamlamak o şehri tanımamızı sağlıyor mu?

Cevabınızı vermeden önce Nicholas Woodsworth’ün  ‘Mayi Kıta-Bir Akdeniz Üçlemesi’ni okumanızı tavsiye ederim. İskenderiye-Venedik-İstanbul ayakları olan üçlemenin şu an için sadece İskenderiye cildi Türkçe’ye çevrildi. Üçleme alıştığımız rehber kitaplardan farklı bir gezi-anı kitabı.

Woodsworth için Akdeniz sadece bir deniz değil, çevresindeki limanlarıyla birbirine bağlanan bir kıta ve medeniyet. Limanlarında sadece malların değil, fikirlerin, yaşayış biçimlerinin, alışkanlıkların değiş tokuşunun yapıldığı, kozmopolitliğin  doğduğu mavi bir kıta.

Woodsworth İskenderiye’deki 1,5 aylık seyahatinde sadece turistik yerlere gitmekle kalmıyor, şehrin yaşayışına da nüfuz ediyor. Her gün yemek yediği lokantadaki garsonla arkadaş oluyor, İskenderiye’nin yeni kütüphanesini ziyaret etmekle kalmayıp İskenderiyeli filozofların kitaplarını o kütüphanede okuyor.

Arkeolojik kalıntıları müzede görmekle yetinmiyor, arkeologlarla tanışıp kazı alanlarına gidiyor. İskenderiye hakkında yazmış Lawrence Durrel, E.M Forster, Kavafis ve onların kahramanlarının izini sürüyor.

İskenderiye’nin dünyanın en muhteşem şehri olduğu zamanları anlamaya çalışmak kadar, geçmişin günümüze yansımasını da bulmaya çalışıyor.

Oryantalist bakış açısına sahip olduğu bölümler olsa da ‘Mayi Kıta’ Akdeniz medeniyeti, ortak tarih, çoğulculuk, kaybolan geçmiş üzerine ilginç bakış açıları getiriyor. En önemlisi bir şehri görmek ile hissetmek arasındaki farkı ortaya koyuyor.

Not: Üçlemenin devam kitapları Venedik ve İstanbul da çıktı. Ben aldım ama henüz okuyamadım.