9 Şubat 2016 Salı

Elveda Güzel Vatanım



Ahmet Ümit' in son romanı 2015 Aralık ayında çıktı. Çıkan röportajlardan ve haberlerden kitabın İttihat Terakki ile ilgili olduğunu, Ahmet Ümit' in kitabı yazarken İttihat Terakki' nin önderlerinin gezdiği coğrafyaya seyahatler yaptığını, kitap araştırması için uzun ve dikkatli okumalar yaptığını okumuşsunuzdur.


'Elveda Güzel Vatanım' ı yeni bitirdim. Ahmet Ümit blogda da yazdığım gibi hem kişi hem de yazar olarak sevdiğim biri. Fakat son romanları beni polisiye kurgusu olarak hayalkırıklığına uğratıyor.
'Elveda Güzel Vatanım' da da aynı şey oldu.Kitap polisiye romandan çok, içinde bir cinayet olan tarihi bir roman olmuş. Kötü mü, hayır değil, gayet derli toplu bir roman. Ama istediğiniz polisiye bir roman okumaksa, o zaman beklentinizi karşılamayabilir.


İttihat Terakki'nin kuruluş, iktidar ve çöküş aşamalarını öğrenmek, anlamak ve önde gelen karakterleri tanımak için güzel bir kitap. İmparatorluğu kurtarmak için kurulup, imparatorluğun parçalanmasına tanık olan,  'Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik' peşindeyken fedai olup, şiddete başvuran bir kuşağın hikayesi okuduğumuz.


1908-1926 arasında geçen roman İttihat Terakki fedaisi Şehsuvar Sami'nin ayrıldığı sevgilisi Ester'e yazdığı mektuplardan oluşuyor. Mektuplar sayesinde hem bir İttihatçı'nın kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşmasını okuyoruz hem de Osmanlı İmparatorluğu' nun yıkılış sürecini yakından izliyoruz.


Tüm devrimlerin evlatlarını yediğini, şiddetin şiddeti doğurduğunu, limitsiz güç hırsının verebileceği zararları okuyoruz. Günümüze dair o kadar çok benzerlik var ki, insana resmen acı veriyor. Bundan 100 sene sonra inşallah günümüze dair böyle bir roman yazılmaz diye düşünmeden edemiyor insan. Gücün kifayetsiz insanların eline geçmesinin  ülkelerin sonunu getirebildiğini tarih yazıyor, biz ise bir türlü anlamıyoruz.


Bursa'da Çocuklarla Zaman



Şubat tatilini fırsat bilerek Kuzey ve Zeynep'le annemleri ziyarete gittik. Her zamanki duraklarımıza yenilerini eklediğimiz, Bursa'nın farklı noktalarını gezdiğimiz güzel bir gezi oldu. Bursa; İstanbul'dan günübirlik ya da bir gecelik seyahatlerin yapılabileceği kadar yakın. Çocukların yaşına ve ilgisine göre farklı rotalar çizilebilir. Ama bütün turlarda olması gereken bir numaralı yer; Hayvanat Bahçesi.

Bursa Hayvanat Bahçesi


Bursa Hayvanat Bahçesi gerçekten modern ve güzel bir hayvanat bahçesi. Hayvanlara mümkün olduğu kadar gerçek ortamlarına yakın yaşam alanlar sağlanmaya çalışıyor. Hayvanların tutsak olduğu fikri hep aklımın bir köşesinde olsa da eski hayvanat bahçelerinden çok daha iyi olduğunu kabul etmek gerek. 1998' de açılan hayvanat bahçesinde maymun, zebra, kaplan, zürefa gibi bulunabilen hayvanlar  dışında Güney Amerika' dan gelme Tapir, Kapibara gibi hayvanlar da var. Güney Amerika ve Avustralya' dan gelen hayvanları görmek evrime olan inancımı pekiştirdi. Farklı coğrafyalarda bambaşka canlılar üremiş. Maymunları izlemek de çok eğlenceli. Aile içi ilişkileri, miniklerin yaramazlığı ve hareketleri atalarımızın ortaklığını anımsatıyor. 




Benim en çok etkilendiğim hayvan ise Sibirya Kaplanı oldu. Camın arkasından bile ürkütücü ve etkileyici bir görünümü var. 

Kuşlar, sürüngenler için de özel bölümler var. Penguenlerin kısmı ise inşa halinde. 

Hayvanat Bahçesi hem çocuklar hem büyükler için eğlenceli. Hayvanların beslenme saatlerine denk gelirseniz, kaçırmayın. Hayvanat bahçesinde rahatlıkla iki-üç saat geçirebilirsiniz.  İstanbul'dan gelince şehre hiç girmeden ulaşabildiğiniz için de çok pratik bir yolculuk. Özdilek'i geçince sağa dönen İzmir yolu üzerinde Hayvanat Bahçesi levhalarını görebilirsiniz. 

Çocuklar çok yorulmadıysa yandaki Botanik Parkı' nı da gezin. Özellikle haftasonları piknikçiler nedeniyle çok kalabalık oluyor, bu nedenle erken gidin. 

Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi


Her yaştan çocuğun ve araba meraklısının ilgisini çekebilecek bir müze; Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi. 



Şehrin en eski yerleşim bölgelerinden İpekçilik'te eski İpeker fabrikasının yerine kurulmuş araba müzesi. Geçmişte Bursa' nın en büyük geçim kaynağı ipekçilik iken, şimdi yerini oto-sanayinin aldığının başka bir kanıtı. Müzede hem 2600 yıl öncesindeki bir tekerlek var hem de Tofaş'ın ürettiği son model arabalar. Tarihten bugüne Anadolu'daki tekerlek ve arabacılık teknolojisinin gelişimini görebiliyorsunuz. Çocuklar için farklı yaşlara uygun etkinlikler de düzenleniyor. 




Müzenin bahçesi de çok güzel ve eski Bursa'dan kalan huzuru yansıtıyor. Müzede ayrıca geçici sergiler de düzenleniyor. Bizim şansımıza 'Zeki Müren Sergisi' vardı. Zeki Müren'in çocukluğundan başlayarak tüm hayatını resim, belge, film ve ünlü kostümleriyle anlatan zengin bir sergi. Bursa' nın en ünlü evlatlarından biri olan Müren bu sergiyle memleketine dönmüş. 

Muradiye Külliyesi 


Çocukları yeterince eğlendirdikten sonra büyüklere özel ilgi alanlarına gelebiliriz. Bursa'nın tarihi bölgelerinden Muradiye' de bulunan Muradiye külliyesi geçtiğimiz yıllarda restore edildi. Son dönemde rasladığımız özensiz ve baştan savma restorasyon çalışmaların aksine son derece özenli ve sonucu başarılı bir çalışma yapılmış. 








Muradiye Külliyesi Bursa' da Osmanlı sultanları tarafından yaptırılan son külliye. İkinci Murad tarafından yaptırılan külliyede cami, medrese ve hamam da var. Ama en çok ilgiyi türbeler çekiyor. İkinci Murad' ın türbesi vasiyet ettiği gibi 'Allah'ın rahmetinin doğrudan üstüne yağmasını sağlayan' şekilde bir bölünü açık yapılmış. 

Muhteşem Yüzyıl'ın toplum üstündeki etkisi hala sürüyor. Kanuni Sultan Süleyman'ın boğdurttuğu oğlu Şehzade Mustafa' nın türbesine ilgi büyük. 

Fatih'in oğlu ve efsanelere konu olan Cem Sultan da burada gömülü. 

Türbeler çinicilik başta olmak üzere, kalemişleri ve ahşap işlemeciliğinin en güzel örneklerine sahip. Cenneti dünyaya yansıtmak istercesine renkler , semboller rengarenk bir dünyayı yansıtıyor. 



Külliyenin içindeki mezarlık bölümünde de mezar taşları düzenlenmiş ve temizlenmiş. Keşke bu taşlar da okunarak, açıklamaları detaylı olarak yazılsa. 

Osmanlı İmparatorluğu' nun kurucusu Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi' nin türbeleri ise Muradiye' de değil, Tophane 'de. 'Diriliş; Ertuğrul' nedeniyle olabilir; türbeler çok yoğun. 

Tophane'deki parktan Bursa' yı tepeden seyredebilirsiniz. Fakat bu güzel bir manzara değil ne yazık ki. Şehre, yeşile ve tarihe ihaneti kendi gözlerinizle görebileceğiniz, içiniz acıtan bir manzara. Özellikle Fomara tarafına yapılan Toki blokları şehrin bağrına vurulan hançer gibi. 



Bursa' da gezilip görülecek yerler tabii ki bunlarla kısıtlı değil, Uludağ, Mudanya, Cumalıkızık köyü, Gölyazı - Uluabat gölü, Yeşil, Emir Sultan, Ulucami ve çevresi  ilginize göre seçebileceğiniz yerlerden sadece bazıları. Şehir içinde otopark sorunu var, o nedenle toplu taşımayı tercih edin. 




15 Ocak 2016 Cuma

Kariye Müzesi; 700 Yıllık Renkli Fotoroman


İstanbul' da görmediğim ya da tekrar görmek istediğim yerlere gezilerimiz devam ediyor. Bu hafta Betül' le,  benim için İstanbul'un en özel yerlerinden bir olan Kariye Müzesi' ne gittik.



Kariye Müzesi İstanbulluların çoğunun bilmediği bir mekan. 13. yüzyıldan kalma bir Bizans kilisesi olan bu bina İstanbul'un fethinin ardından camiye çevriliyor. Geçtiğimiz yüzyılda yapılan bir restorasyonla ile sıvaların altındaki hazineye ulaşıldı. Sıvaların altından Bizans' a ait şimdiye kadar görülen en olağanüstü mozaik ve freskler çıktı. Uzmanlara göre bu mozaikler İstanbul'un en önemli ve kapsamlı, dünyanın ise en ilginç Bizans resimleri sergisi.




Kariye Müzesi' nin çok bilinmemesinin nedenlerinden ilki,  toplum olarak Bizans mirasımızla çok ilgilenmemiz, ikincisi de Kariye' nin en çok ziyaret edilen turist rotasının biraz dışında olması. Kariye' nin biraz 'sapa' olması aslında günümüze özel bir bir durum değil. Kariye adının 'kırlık alan' anlamına gelen 'Chora' dan geldiği söyleniyor. Bizans zamanında bile surların ve yoğun kent yaşamının dışında bulunan kilise nispeten sakin bir bölgedeymiş.

Günümüzde ise Kariye Müzesi' ne ulaşmak çok kolay. Eminönü' nden Fatih' e giden herhangi bir otobüse bindiğinizde Edirnekapı durağında inmeniz yeterli. Duraktan sağa aşağı indiğinizde Kariye' ye ulaşmış oluyorsunuz. Tabelalar da yönü gösteriyor.

İnternet sitelerinde müzenin çarşamba günleri kapalı olduğu yazıyor ama aslında her gün açık. Şu anda -Ocak 2016- müzenin dışında ve içinde bir bölümünde restorasyon var ama asıl güzel mozaiklerin olduğu bölüm gezilebiliyor. Restorasyon parça parça devam ediyor.

İstanbul ya da Türkiye'de gezmeyi seviyorsanız, ilk yapmanız gereken Müzekart almak. Gerçekten hayatı kolaylaştıran ve gezi giderlerini düşüren bir uygulama. Müze girişinden kartınızı alabilirsiniz.

Kariye Müzesi ve çevresi Çelik Gülersoy döneminde Turing tarafından düzenlemiş. Müze çevresinde çay içebileceğiniz yerler var.



Kariye,  İstanbul'un Haçlı seferi nedeniyle talan edilmesinin ardından tekrar Bizans'ın İstanbul'a hakim olmasıyla yapılan bir eser. Çoğunu Türkiye' nin tanıtım filmlerinden hatırlayacağınız mozaiklere ev sahipliği yapıyor. Ben bir mozaik uzmanı değilim ama minik taşlarla canlı renkler yaratmanın, üç boyut duygusu vermenin ve kıvrımları, yüzdeki renk çeşitliliğini yaratmanın çok zor bir iş olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu eserlerin yedi yüz yıl boyunca canlı kalabilmesi ve hala bizi etkileyebilmesi olağanüstü bir beceri.

Başlıkta renkli fotoroman dedim çünkü Hristiyanlıkta ikonaların ortaya çıkmasının en önemli nedeni dinsel hikayelerin halka anlatılabilmesi. Çok az kişinin okuma yazma bildiği toplumda ikonalar, mozaikler ve freskler dinsel öyküleri aktarmakta ve yaymakta çok etkili.



O nedenle Kariye Müzesi' ni Ortodokslar için önemli hikayelerin anlatıldığı bir tuval olarak düşünebiliriz.

Mozaikler dışında freskler ve mermer seçim ve kullanımı da çok başarılı. Bizans' ın artık güçten düştüğü bir dönemin eseri olarak Kariye Bizans sanatında da yeni bir soluğu ifade ediyor.

Müzenin küçük bir alışveriş bölümü de var. Bizans tarihi ve mozaik sanatıyla ilgili güzel kitaplar satılıyor.

Müzenin internet adresi ise; kariye.muze.gov.tr


Kariye' ye kadar geldiyseniz gezinizi Balat ve Fener' le sürdürmenizi öneririm. Kariye'den çıkıp Haliç sahiline doğru yürüdüğünüzde yol sizi doğal olarak Balat çarşısına götürecek.

Balat Osmanlı döneminde ağırlıklı olarak Yahudilerin, Fener ise Rumların yaşadığı bölgeler. Bu nedenle Balat'ta sinagoglar - açık olmasa da- bulunuyor. İki mahallenin de eski hallerinden eser yok tabii. Göçler nedeniyle Yahudi ve Rumların yerini Anadolu'dan gelenler almış. Son on beş yıldır iki bölgede de değişiklik söz konusu. Evler restore ediliyor, küçük kafeler ve dükkanlar açılıyor. Hala mahalle havasını koruyan sokaklarda her gün yeni mekanlar açılıyor. Özellikle haftasonları müthiş bir kalabalık oluyormuş.




Fener Rum Patrikhanesi ziyarete açık ve ihmal edilmemesi gereken bir yer. Patrikhane' nin az üstündeki çok etkileyici kırmızı bina ise Fener Rum Lisesi ve eski görkemli günlerin temsilcisi.




Balat civarında yemek yenecek eski-yeni pek çok yer mevcut. Biz çarşının içinde gördüğümüz Fetih İşkembe Salonu'nda yemek yedik. İşkembesi güzel, porsiyon kokoreci çok başarılıydı. İki işkembe çorbacı ve bir kokorece 22 TL verdik. Esnaf lokantaları asla hayal kırıklığına uğratmaz. Sakatat seviyorsanız kesinlikle tavsiye ederim.


İstanbul' u gezerken rehber kitaplardan faydalanmak isterseniz bir kaç önerim olabilir. Murat Belge' nin 'İstanbul Gezi Rehberi' türünün ilk örneklerinden ve hala başarılı. Murat Belge' nin çok etkilendiği ve ilham aldığı John Freely' nin 'İstanbul'u Dolaşırken' kitabını ise bulabilirseniz kaçırmayın. Gerçekten kapsamlı ve rota çizen, derinlikli bir rehber. Pan Yayınları Türkçe'ye çevirip, basmıştı ama sanırım piyasada yok. Keşke tekrar basılsa.

Saffer Emre Tonguç ve Pat Yale' in birlikte hazırladığı 'İstanbul' kitabı da bol resimli ve güzel bir rehber ama gezerken taşımak için çok ağır. O nedenle ancak evde okunuyor, çantada taşınamıyor. Umarım bir de çanta boyu yaparlar.

Gezmek güzel, okuyup gezmek daha da güzel. Okumaya ve gezmeye devam!

7 Ocak 2016 Perşembe

Gizli Bir Mücevher; Rüstem Paşa Camii


Rüstem Paşa Camii'ne hiç gittiniz mi? Newsweek dergisinin Avrupa'nın en şık camisi seçtiği, tüm dünyadan turistlerin çinilerini görmek için geldiği, Türk çiniciliğinin en güzel eserlerinin sergilendiği bu camiyi gördünüz mü?

Umarım siz görmüşsünüzdür ama düne kadar ben görmemiştim. Uzun zamandır görmek istediğim yerler arasındaydı ama çok merkezi bir yerde olmasına rağmen bir türlü fırsat bulup görememiştim.

2016 kararlarımdan biri de 'yapmak istediğim şeyleri bir an önce hayata geçirmek' olduğu için ilk olarak plana Rüstem Paşa Camii gezisini aldım.

Biti sayesinde Kanuni'ye damat olan Rüstem Paşa

Rüstem Paşa, çoğumuzun 'Muhteşem Yüzyıl'da tanıdığı Kanuni Sultan Süleyman' ın kızı Mihrimah Sultan ile evlenen, uzun zaman sadrazamlık da yapan Rüstem Paşa. Hırvat devşirmesi olduğu, zeki ve işini bilen bir devlet adamı olduğu biliniyor. Hatta rüşveti Osmanlı İmparatorluğu' na ilk sokan olduğu da hakkındaki iddialar arasında. Şahsen;  rüşvetin insan olan her yerde ve toplumda olacağına inandığım için Osmanlı'daki rüşvetin tüm sorumluluğunu Rüstem Paşa' ya yüklemeyi biraz haksızlık ve kolaycılık olarak görüyorum :)

Kesin olan bir şey var; o da Rüstem Paşa' nın şanslı biri olduğu. Nice devşirmenin içinden sıyrılıp sadrazam olmak ve devrin en kudretli sultanının kızıyla evlenebilmek sadece zeka, hırs değil şans da gerektirir mutlaka.

Rüstem Paşa' nın şansı zamanında da çokça konuşulmuş hatta beyitlere konu olmuş. Mihrimah Sultan ile evlenmesi söz konusu olduğunda Paşa hakkında 'cüzzamlıdır' söylentisi çıkmış. Kanuni Sultan Süleyman da bu söylentiyi araştırmak için casuslarını Paşa' nın o zaman vali olarak görev yaptığı Diyarbakır' a göndermiş. Paşa' nın kıyafetleri arasında bit bulunmuş. O zamanki yaygın inanışa göre bit cüzzam hastalarına gelmezmiş. Böylece Paşa' nın biti bile işe yaramış, saraya damat olmasını sağlamış. Paşa' nın bitine de 'Kehle-i İkbal' yani 'İkbal Biti' denmiş. Anonim bir beyitte de 'Bir insan şanslı olmaya görsün, biti bile işe yarar' denmiş.

İster maaşı, ister ticari zekası ya da dedikodulara göre aldığı rüşvetler sayesinde Rüstem Paşa döneminin en zengin insanlarından biri olmuş. Bu zenginliği de Osmanlı İmparatorluğu'nun çok çeşitli yerlerine eserler yaptırarak göstermiş.

Ticaretin kalbinde, ruhani bir vaha 

Rüstem Paşa Camii Eminönü' nde, Yeni Camii' ye çok yakın bir noktada. Denizden çok rahat görünüyor . Mısır Çarşısı' nı ve Hamdi Restoranı geçtikten sonra sola dönen bir sokaktan ulaşıyorsunuz. Denizden rahat gözükmesine rağmen yaklaştıkça gözden kaybedebilirsiniz, o nedenle esnafa sormanızda fayda var.

Tahtakale, Mahmutpaşa ve Mısır Çarşısı' nın yer aldığı ve Kapalı Çarşı' ya kadar uzanan bölge Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaretin kalbi olmuş. Dünyanın farklı yerlerinden gelen mallar burada satılmış. Halen de durum farklı değil. Dar sokaklarda, kaybolarak gezmenin tadı başka. Akla hayale gelmeyecek ürünler, rengarenk dükkanlarda satılıyor. Eskiye göre en önemli fark bu defa malların çoğunun tek bir ülkeden; Çin' den geliyor olması.

Rüstem Paşa Camii de kendine ait dükkan serisinin üzerine inşa edilmiş. Buradaki amaç dükkanların geliriyle caminin yaşatılması. AVM yaptırıp geliriyle camii yaşatmanın Osmanlı versiyonu diyebiliriz.

Camiye başka bir yerde görmediğim bir şekilde kapalı merdivenlerden çıkarak ulaşılıyor. Merdivenler bitince dışarıdaki koşturmacadan apayrı, huzurlu ve güzel bir avluya ulaşıyorsunuz.

Rüstem Paşa Camii bir Mimar Sinan eseri. 1561 yılında inşa edilmiş. Küçük ve mücevher kutusu görünümünde bir cami. Esas olağanüstü yanı ise içini ve dışını kaplayan Türk çinileri.


Duvarlardaki cennet yansıması; İznik çinileri

İznik çiniciliği altın dönemini 1555-1620 yılları arasında yaşamış. Tebriz'in fethinin ardından İznik'e gelen  Tebrizli çini ustaları sanatlarının sırlarını da taşımış. Türk kırmızısı efsanesi bu dönemde yaratılmış ve desen ile renk olarak çinicilik şaheserleri üretilmiş. Fakat sonra pek çok sır da ustalarıyla beraber kaybolmuş. Tam bu dönemde inşa edilen Rüstem Paşa Camii' nde de bu çinilerin en güzellerini görmek mümkün. Cennet ağaçları, laleler, geometrik desenler ve çiçeklerle cennet hissi duvarlara yansımış.






İçeride ve dışarıda onlarca farklı pano, desen ve süs var. Bunların hepsinin birbiriyle uyumu ve ortaya çıkan fevkalade aydınlık ve huzurlu mekan hissi bir dehanın eserinde olduğunuzu gösteriyor.

Çini ile yazılmış hatlar, kalem işleri, ahşap tavan işlemeleri bambaşka bir dünyaya ve çok ince bir zevke ait.



Rüstem Paşa Camii' ndeki enteresan bir çini de Kabe'yi gösteren çini.





Ünlü oryantalist ressamımız Osman Hamdi de bu çinilerin büyüsüne kapılanlardan. Bir resminde Rüstem Paşa Camii' nin girişini ve tabii ki çinilerini kendine arka plan yapmış.



Bu eserler tabii ki tarihi eser hırsızlarının da gözünden kaçmamış. Caminin içinden ve özellikle dışından pek çok çini çalınmış. Bunlardan bazıları restorasyonlarda yerine konmuş, bazılarının yerine ise banyo seramiğinden hallice çiniler yapıştırılmış.

İstanbul okumakla, gezmekle bitmeyecek bir şehir. 1700 yıldır dünyanın en önemli kentlerinden biri olmuş İstanbul adeta bitmez bir hazine. Fırsat buldukça gezmek, görmek, okumak gerek.


9 Aralık 2015 Çarşamba

Doğu ve Batı Salman Rushdie'nin Büyülü Dünyasında Buluşuyor


Salman Rushdie isminin çoğu Türk okurunu korkuttuğunu biliyorum. 'Şeytan Ayetleri' kitabının çıkması ve ardından yaşanan olaylar 'Müslüman' okuru Rushdie'den soğuttu. Açık ve net söylemek istiyorum: 'Çok şey kaçırıyorsunuz. Rushdie müthiş bir yazar. '

Daha önce -hatırlayamayacağım kadar uzun yıllar önce-  Rushdie'nin 'Geceyarısı Çocukları'nı okumuştum. Hindistan'ın kuruluş hikayesini yeni doğan bebekler üzerinden anlattığı bir romandı. Çok beğendiğimi ve diğer kitaplarını okumaya karar verdiğimi de hatırlıyorum ama hayat işte, araya işler, güçler girdi. Rushdie'nin okumak için aldığım kitapları raflarda kaldı, giderek büyüyen 'okunacak kitaplar' listeme eklendi.

Hayat döndü, dolaştı ve zamanınım bollaştığı(!) bir döneme girdim. İlk işim beni bekleyen 'The Enchantress of Florence' a başlamak oldu. Ve hayatta her şeyin bir nedeni ve de bir zamanı olduğunu tekrar anlamış oldum.

The Enchantress of Florence,( Türkçe adıyla 'Floransa Büyücüsü' ) Babür İmparatorluğu hükümdarı Ekber Şah'ın ana kahramanlarından olduğu, Hindistan, Osmanlı, Floransa ve hatta yeni keşfedilen Amerika kıtasında geçen müthiş bir tarihi-masal roman.

Ana kahramanlardan biri Babür İmparatoru Ekber  Şah dedim. O kadar çok kahraman var ki; Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim, Machiavelli, Andrea Doria, Medici ailesi sadece bazıları.  Bu kadar farklı ismi biraraya getirmeyi ve son derece renkli bir hikaye anlatmayı ancak Rushdie başarabilir.

Kitap, Ekber Şah'ın başkenti Sikri'ye gelen gizemli bir yabancının anlattığı hikayeye dayanıyor. Büyüleyici güzellikteki Kara Göz'ün tüm dünyayı dolaştığı maceraları sayesinde biz de Doğu-Batı, büyü, dinler, inançlar ve gerçek-hayal arasında dolaşıyoruz.

The Enchantress of Florence Türkçe'de Can Yayınları tarafından ' Floransa Büyücüsü' adıyla çevrildi. Eminim çevirisi iyidir.

İster bir masal olarak, ister bilge İmparator'un yol kitabı olarak, isterseniz de Doğu-Batı'yı buluşturan bir edebiyat eseri olarak  okuyun, bu kitabı kaçırmayın derim.

Kitabın ardındaki bibliyografya da eserin başarısını açıklıyor. Rushdie bu kitap için gerçekten çok okumuş, çok çalışmış. Tarihin farklı kültürlerle paralel yazılması gerektiğini gösteren, çok başarılı bir kitap. Tarihi roman okumayı seven ve ardı ardına çıkan çöp tarihi kitaplardan sıkılanlara tavsiye ederim.


29 Nisan 2014 Salı

Dönme Bizans İmparatoru Julian'ın Acıklı Hikayesi



Roma ve Bizans hakkında okumaya başladığım zaman ne kadar geniş bir alana girdiğimin farkında değildim. İki bin yılı aşan bir imparatorluk tarihi, bilinen dünyanın neredeyse tümüne hükmeden bir devlet yapısı, etkilerini günümüzde hala  hissettiğimiz kurumlar, kavramlar, gelenekler.

Roma medeniyeti beni büyülemeye devam ediyor. Gerçekten ucu bucağı yok. Bizans ise bambaşka bir dünya.Batı'nın 'Doğulu' bulup, beğenmediği bizim ise 'Entrikacı ve Gavur' bulup ilgilenmediğimiz Bizans hem bizim hem de Batı medeniyeti için çok önemli. Ruslar  başta olmak üzere Slavlar ve tabii ki Yunanlılar Bizans'a sahip  çıkarken bu topraklarda yaşayanların konuyla ilgilenmemesi üzücü.

Dönme İmparator




Bizans'la ilgili bulabildiğim ve anlayabildiğim kitapları okumaya devam. Bu alanda son kitap Amerikalı yazar Gore Vidal'in 1964'te yazdığı 'Julian' oldu. Bildiğim kadarıyla kitap Türkçe'ye çevrilmedi.

Julian, M.S 361 ve 363 yılları arasında hüküm sürmüş bir Roma İmparatoru. İstanbul'u Constantinople adıyla kuran Büyük Konstantin'in yeğeni. En çok bilinen özelliği ise pagan inancı ve felsefe sevgisi. Hristiyan inancına göre büyütülse ve din adamı olmak için yetiştirilse de Julian aslında hep çok tanrılı inançlarını sürdürdü. İmparator olunca da pagan dinlerinin geri gelmesi için Hristiyanlara karşı önlemler aldı. Bu nedenle 'Dönme' lakabıyla anıldı ve Hristiyan ahali tarafından hiç sevilmedi.

'Julian' İmparator'un kendi yazdığı anılarına, onu çok seven iki hocası Libanius ve Priscus tarafından eklenen yorumlarla oluşmuş bir roman. Julian'ın bütün ailesi, iktidarına tehdit oluşturduğu için  Hristiyan imparator tarafından öldürülüyor. Kardeşi Gallus ile beraber neredeyse esir tutularak büyütülüyorlar. Felsefeye büyük merakı olan Julian din adamı olmak üzere eğitiliyor. Fakat Helen inançları, çok tanrılı dinler ve özellikle Mitraism'e inancını gizli olarak sürdürüyor. Öldürülmemek için inançlarını gizliyor ve devlette asla bir hak talep etmiyor.

Filozof İmparator 



Fakat kader ağlarını örüyor ve Atina'da felsefe öğrencisi olmaktan son derece mutlu olan Julian kendini 'Caesar' olarak Galya'nın başkenti Paris'te buluyor. Askeri eğitim almamasına karşı Frank ve Alman kabilelerine karşı son derece başarılı oluyor. Askerler arasında da sevilen Julian henüz 30 yaşına gelmemişken Roma İmparatoru oluyor.

Entelektüel bir Roma İmparatoru olan Julian'ın en büyük önceliği Hristiyanlığın yayılmasını durdurmak  ve eski dinlere inancı artırmak oluyor. Pagan tapınaklarının kiliseye dönüştürülmesini engelliyor, çok tanrılı dinlerin ayinlerini yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Fakat 3 senelik iktidarı Hristiyanlığı durdurmaya yetmiyor. Perslere karşı sefere çıktığı Antakya yakınlarında savaş sırasında öldürülüyor. Romana göre onu öldüren düşman askeri değil, Roma ordusu içindeki bir Hristiyan askeri.

Hemşehrimiz Julian

Julian, 60'larda dünyada best-seller olmuş bir tarihi roman. Konuya meraklı olduğum için ilgiyle okudum ama herkese çok sürükleyici gelmeyebilir. Hristiyanlık tarihi, Monofizit tartışması, Mitraism gibi dinler tarihi ile ilgili enteresan bilgiler var. Vidal, Julian'ın ağzından Hristiyanlık inancına önemli eleştiriler getiriyor.

Julian bizim hemşehrimiz. İstanbul'da doğmuş, Kayseri, İznik ve Bergama'da eğitim almış biri. Atina ve Paris'e gitmiş ama sonra yine başkente İstanbul'a dönmüş. Antakya'yı çok sevmese de yaşamış. Şu an yaşadığımız topraklarda bizden önce nelere inanıldı, kimler, nasıl yaşadı diye merak ediyorsanız Julian'ı seversiniz. Görünen o ki, çok şey değişmemiş. Din için adam öldürme, devlet elinden kazanç, aç gözlülük, hırs binlerce yıldır süregeliyor.

Romana dönecek olursak, Claudius serisi hala favorim. Gore Vidal, Robert Graves'ten kötü bir yazar olduğu için değil. Claudius ailesi Julian'ın ailesinden daha renkli olduğu için.








17 Mart 2014 Pazartesi

Dreyfus Vakası: An Officer and a Spy








Robert Harris her romanını okumaya çalıştığım yazarlardan. İlk okuduğum kitabı 'Fatherland' idi. İkinci Dünya Savaşı'nı Hitler kazansaydı nasıl bir dünyada yaşayacağımızı yazmıştı. Beğendiğimi hatırlıyorum ama romanı çok net hatırlayamıyorum. Zaten bu blogu yazma nedenlerimden biri de bu; okuduğum kitapları daha iyi hatırlayabilmek. Herkes okuduğu romanları benim kadar unutuyor mu bilmiyorum ama pek çok kitap bende sadece 'his' olarak kalıyor.


Neyse Harris'ten devam edelim. Beğenerek seyrettiğim 'Enigma' filminin Harris'in bir romanından uyarlandığını da çok sonra farkettim. Aradan yıllar geçti ve ben tekrar Harris'i keşfettim. Roma tarihine merak salmıştım ve Harris'in Cicero dizisi ve Pompei romanı mükemmeldi.

Harris alıştığımız pek çok tarih romanı yazarı gibi sadece belli bir tarihsel döneme takılı kalmıyor. Yani sadece Osmanlı romanı ya da İngiliz Kraliyet ailesinin romanlarını yazarak ünlü olan yazarlar gibi değil. İkinci Dünya Savaşı'ndan Roma'ya uzanabiliyor. Hatta Ghost Writer'da günümüzde geçen çok başarılı bir politik gerilim yazdı.Konusunu çok iyi araştırıyor. Ardından da çok canlı karakterler yaratarak tarihi kişilikleri ete kemiğe büründürüyor.




Cicero serisinin üçüncü cildini beklerken Harris 'An Officer and A Spy' ı yayınladı. Roman ünlü Dreyfus vakasını konu alıyor. Zola'nın 'İtham Ediyorum' başlıklı yazısı nedeniyle de çok meşhur olan bu olay başta Fransa olmak üzere tüm kıta Avrupa'sını etkilemiş bir skandal.


Albert Dreyfus Fransız ordusunda görevli Yahudi bir subay. Orduda bir casus bulunduğu tespit edilince oklar Dreyfus'u gösterir ve yapılan yargılama sonucu Dreyfus suçlu bulunur ve hem aşağılanır hem de Şeytan Adası'na sürgüne gönderilir.

Roman Dreyfus'un sürgünüyle başlıyor. Ordu istihbarat biriminin başına geçen Picquart rutin istihbarat çalışmalarına devam ederken orduda hala bir casus olduğunu fark eder. Araştırmalarını derinleştirince Dreyfus davasındaki hataları farkeder ve üstlerini uyarır. Fakat aldığı tepki beklediği gibi değildir. Ordudaki yöneticiler istihbarat ve adli hataların üstünü kapatmayı tercih ederler.

Fakat Picquart kolay pes edecek biri değildir. Doğru ve adil olanı yapmak için ordudan atılmayı, hapsedilmeyi göze alır ve Dreyfus davasının peşini bırakmaz.

Kitaptaki karakterlerin hepsi gerçek, olaylar yaşanmış. Ben daha önce okumasam da bu konu ile ilgili pek çok kitap yazılmış. Harris'in farkı karmaşık ordu ve istihbarat yapısını çok rahat ve sürükleyici anlatması.

Picquart insana ümit veren bir karakter. Kişisel olarak Dreyfus'tan hoşlanmasa hatta Yahudilere karşı önyargılı olsa bile adalet hissi o kadar güçlü ki, mücadeleyi hiç bırakmıyor.

An Officer and A Spy başarılı bir tarih ve istihbarat romanı. Adalet, hukuk, önyargılar ve istihbarat örgütlerinin çürümüşlüğü hakkında önemli noktaları anlatıyor.

Picquart gibilerin günümüz Türkiye'sinde de yaşaması dileğiyle.