Biyografi okumak keyifli bir iş. Hele iyi yazılmış biyografiler tadından yenmez. Hem bir dönemi öğreniyorsunuz hem de kimi zaman kurgudan çok daha şaşırtıcı hayatları takip ediyorsunuz. Resmi tarihin gizlediği sırları ya da tek boyuta indirgenmiş karakterleri öğreniyorsunuz.
Anglosaksonlarda biyografi yazarlığı ayrı bir edebiyat dalı. Otobiyografi ve biyografiler hem çok yazılıyor hem de çok okunuyor. Misal Walter İsaacson'un yazdığı son Steve Jobs biyografisi hem Türkiye'de hem dünyada çok sattı, çok konuşuldu. Gerçekten çok detaylı araştırılmış ve çok akıcı yazılmış bir kitaptı. Jobs'un enteresan kişiliği ve farklı yönleri teknolojiyle hiç ilgisi olmayan kişileri bile çekiyordu.
Türkiye'de de biyografi son dönemlerde ilgi görmeye başladı. Ayşe Kulin 'Füreya' ile geniş kitlelere ulaştı. Faruk Bildirici siyasi kişiliklerin insani boyutlarını ortaya koyan kitaplar yazdı. Murat Bardakçı 'Şahbaba' ve 'Neslişah' ile Osmanlı hanedanının hiç bilinmeyen yönlerini yazdı. İpek Çalışlar 'Latife Hanım' ve 'Halide Edip' ile bu güçlü kadınları resmi tarihin onlara çizdiği kalıplardan çıkarttı.
Son olarak İrem Barutçu'nun yazdığı 'Babıali Tanrıları:Simavi Ailesi'ni okudum. Kitap tek bir kişinin değil, Sedat Simavi'den başlayarak oğulları Haldun ve Erol Simavi ile devam eden bir Simavi ailesinin hikayesi.
Malzeme müthiş. Osmanlı'nın son döneminde gazeteciliğe merak salan Sedat Simavi ile başlayan yayıncılık sevdası onlarca dergi, gazete girişiminden sonra amiral gemisini Hürriyet'in oluşturduğu dev bir yayıncılık grubuna dönüşüyor. Baba Simavi, 69. girişimi olan Hürriyet başarısız olursa intihar etmek için cebinde zehir taşıyacak kadar tutkulu gazeteciliğe.
Onun erken yaşta ölümünün ardından oğulları Haldun ve Erol yönetime geçiyor. İkisi de ilginç karakterler. Erol Simavi gece hayatına ve güzel kadınlara çok meraklı bir erkek. Gönül Yazar'dan çocuk sahibi oluyor, Nükhet Duru ile tutkulu bir aşk yaşıyor.
Hürriyet yenilikçi ve çok satan bir gazete olunca,sahiplerine büyük güç ve itibar getiriyor. Politikacıları, devlet adamlarını yönlendiriyorlar. İki kardeş anlaşamayınca ağabey Haldun Simavi ayrılarak Günaydın gazetesini kuruyor.
Cesur fakat eksik bir kitap
Karakterler, olaylar ve dönem son derece ilginç. Fakat kitap iyi yazılmamış. Yazar İrem Barutçu pek çok önemli kaynağa ulaşamadığını kendisi itiraf ediyor. Hatta bu kitabı yazmaması konusunda üstü kapalı tehditler aldığını da söylüyor. Fakat kaynaklar yetersiz olunca biz olayların aslını öğrenmekte zorlanıyoruz. Kim doğru söylemiş, gerçekten ne olmuş bilinmiyor.
Çok malzeme olunca kimi bölümler çok hızlı geçilmiş, derinliğe inilmemiş. Mesela Simavi kardeşlerin büyük gazeteci olduğunu biliyoruz ama bu hiç bir örnekle anlatılmamış. Hangi haberi nasıl görmüşler, nasıl fark yaratmışlar bilmiyoruz.
Simavi Kadınları; Çiğdem ve Belma Simavi
Kardeşlerin eşleri de enteresan kadınlar. Haldun Simavi'nin ikinci eşi Rahmi Koç'un ilk eşi ve üç oğlunun( Mustafa, Ömer, Ali) annesi Çiğdem Simavi. Kitapta ailevi bilgiler dışında çok detay yok hakkında. Keşke onun hayatı yazılsa. Türkiye'nin değişimine tanıklık etmiş bir kadın olarak hayatı eminim çok ilginçtir. Erol Simavi'nin eşi Belma Simavi ise yıllarca onu başka kadınlarla aldatan Erol Simavi'den ayrılmayan, hatta Gönül Yazar'dan olan kızı Yasemin'i kabullenip, koynunda uyutan bir kadın.
Politikacıları yolcu, gazetecileri hancı olarak gören Simavi kardeşlerin müthiş bir gücü olduğu gerçek. Yıllarca kırmızı pasaportla dolaşan Erol Simavi, Başbakan Turgut Özal'ı azarlayıp Hürriyet gazetesinin satışını yapması durumunda satıştan yüzde on pay vermeyi teklif edecek kadar rahat.
Aile otellerde, yalılarda, teknelerde geçen şaşaalı hayatın yanında çok büyük acılar da yaşıyor. Haldun ve Erol Simavi birer oğullarını çok genç yaşta, çok talihsiz şekillerde kaybediyor. Bu kayıplar imparatorlukları için sonun başlangıcı da aynı zamanda.
Babıali'ye Asil Nadir başta olmak üzere büyük sermayenin girmesi, Dinç Bilgin'in Sabah'ı kurması, Özal'ın basın üzerindeki baskıları Simavi döneminin sonunu getiriyor.
Önce Haldun, sonra Erol Simavi basın dünyasından çıkıyor. Bir dönem bitiyor, sırlarıyla beraber kapanıyor.
Basın-İktidar ilişkisi her dönem gergin
Kitap, basın-iktidar ilişkisini görmek açısından da enteresan. Fakat o kadar çok açık nokta var ki. Dip notların bir kısmı neden ana kitap içinde değil, anlaşılmıyor.
Kitap, Türk basın tarihini yakından tanımak için iyi niyetli bir girişim. Eminim eksiklerin hepsinin de mantıklı açıklamaları vardır. Ama basit bir kronoloji, Türkiye tarihiyle ilgili açıklamalar, büyük olaylarda Hürriyet'in duruşu gibi eklemelerle kitap daha derli toplu hale getirilebilirdi.
Tüm bu eksiklerine rağmen İrem Barutçu'nun 'Simavi Ailesi' kitabı önemli bir kaynak. Hem okurların, hem gazetecilerin hem de iktidar sahiplerinin yararlanacağı önemli dersler var.
7 Ağustos 2012 Salı
Babıali Tanrıları:Simavi Ailesi
Etiketler:
basın tarihi,
BİYOGRAFİ,
çiğdem simavi,
erol simavi,
gazetecilik,
günaydın,
günaydın gazetesi,
haldun simavi,
hürriyet,
hürriyet gazetesi,
irem barutçu,
özal,
sedat simavi,
simavi ailesi,
tarih
6 Ağustos 2012 Pazartesi
Hakan Günday Çarpıcı ve Akıcı Yazıyor
Hakan Günday adını geçtiğimiz yıl çok duymuştum. Fakat daha klasik yazarlardan okumadığım çok roman varken yeni birilerini okumaya çok heves etmemiştim.
Fakat çok farklı zevklere sahip iki arkadaşım, bir hafta içinde Günday'dan bahsedince denemek farz oldu.
Okuduğum ilk Hakan Günday kitabı 'AZ'dı. Beni neyin beklediği hakkında hiç bir fikrim yoktu ve ilk sayfada hatta ilk üç satırda çarptı beni kitap.
Çok sert, çok hızlı, vahşete varan bir gerçekçilikle yazılmış bir roman 'AZ'. Çok farklı dünyalarda yaşayan iki Derda'nın birleşen hikayesi. Yatılı bölge okullarından, tarikat şeyhlerine, Londra'nın yeraltı barlarından Oğuz Atay'a uzanan tempolu bir roman.
Çarpıcı ve akıcı bir kitap. Fakat edebi açıdan tam adlandıramadığım bir zayıflığı var. Sanırım bir taraftan çok gerçek, bir taraftan da çok gerçeküstü olmasından kaynaklanıyor. Hikayenin tümü ve sonu arasında bir tutarsızlık var gibi. Ama yine de genel olarak beğendim.
Filmi yapılsa da çok tutabilir.
Ardından ikinci Günday romanım 'Malafa' geldi. AZ'dan önce 2005'te yazılan Malafa Antalya'daki dev mücevher merkezi Topaz'da geçiyor.
Topaz'ın en iyi tezgahtarlarından Kozan'ın ağzından tezgah atmayı,satmayı ve satın almayı dinliyoruz. Bu arada satış jargonunu da öğreniyoruz. Kendine has ve hayli argo bir dili var bu dünyanın.
Turizm eleştirisi olarak görülse de esas olarak günümüz tüketim toplumunu anlatıyor Günday. Sadece mücevherlerin değil, insanların kendini sattığı, sürekli tezgahların atıldığı ve taktiklerle yaşanan bir dünyadayız. Tezgahı kurarken tezgaha gelmek de var bu dünyada.
İki roman farklı tekniklerle yazıldığı için Günday'a saygım arttı. Çalışkan, dolu ve kendini yenileyen bir yazar olduğunu düşündüm.
En yakın zamanda diğer kitaplarını da okumak istiyorum.
Fakat çok farklı zevklere sahip iki arkadaşım, bir hafta içinde Günday'dan bahsedince denemek farz oldu.
Okuduğum ilk Hakan Günday kitabı 'AZ'dı. Beni neyin beklediği hakkında hiç bir fikrim yoktu ve ilk sayfada hatta ilk üç satırda çarptı beni kitap.
Çok sert, çok hızlı, vahşete varan bir gerçekçilikle yazılmış bir roman 'AZ'. Çok farklı dünyalarda yaşayan iki Derda'nın birleşen hikayesi. Yatılı bölge okullarından, tarikat şeyhlerine, Londra'nın yeraltı barlarından Oğuz Atay'a uzanan tempolu bir roman.
Çarpıcı ve akıcı bir kitap. Fakat edebi açıdan tam adlandıramadığım bir zayıflığı var. Sanırım bir taraftan çok gerçek, bir taraftan da çok gerçeküstü olmasından kaynaklanıyor. Hikayenin tümü ve sonu arasında bir tutarsızlık var gibi. Ama yine de genel olarak beğendim.
Filmi yapılsa da çok tutabilir.
Ardından ikinci Günday romanım 'Malafa' geldi. AZ'dan önce 2005'te yazılan Malafa Antalya'daki dev mücevher merkezi Topaz'da geçiyor.
Topaz'ın en iyi tezgahtarlarından Kozan'ın ağzından tezgah atmayı,satmayı ve satın almayı dinliyoruz. Bu arada satış jargonunu da öğreniyoruz. Kendine has ve hayli argo bir dili var bu dünyanın.
Turizm eleştirisi olarak görülse de esas olarak günümüz tüketim toplumunu anlatıyor Günday. Sadece mücevherlerin değil, insanların kendini sattığı, sürekli tezgahların atıldığı ve taktiklerle yaşanan bir dünyadayız. Tezgahı kurarken tezgaha gelmek de var bu dünyada.
İki roman farklı tekniklerle yazıldığı için Günday'a saygım arttı. Çalışkan, dolu ve kendini yenileyen bir yazar olduğunu düşündüm.
En yakın zamanda diğer kitaplarını da okumak istiyorum.
Etiketler:
argo,
az,
derda,
hakan günday,
kozan,
malafa,
oğuz atay,
roman,
turizm,
türk yazar
18 Temmuz 2012 Çarşamba
Tatil Okumaları: Imperium
Okuyan anne'ye bir süredir ara verdim. İş değişikliği, tatil, yaz rehaveti gibi pek çok nedenim var aslında ama hiçbiri çok severek yazdığım blogumu ihmal etmem için yeterli olmamalı.
Arayı daha fazla açmayalım diyerek yine yazmaya başlayayım.
Tatilde kitap okumaya fırsatım oldu. İki çocukla nasıl kitap okunuyor diye soranlar için cevabım şu:
' Her fırsat bulduğumda okumaya çalışıyorum. Çocuklar öğle uykusundayken (eğer ben uyumamayı başardıysam) denize girerken ya da parkta oynarken kitabım hep açık. Tabii, okuduğunuz kitabın sürükleyici olması da çok önemli.
En güzel tatil kitabım; Robert Harris'in 'Imperium' uydu. 'Imperium' ünlü Romalı hatip ve devlet adamı Cicero'nun hayatını anlatan üçlemenin ilk kitabı. İkincisi Conspirata.(Bazı ülkelerde Lustrum adıyla yayınlanmış). Üçüncüsü henüz yayınlanmadı.
Bloga fazla yazamasam da geçen sene Bizans konusunda okumaya başlamıştım. Tabii ki Bizans'ı Roma'dan tamamen ayrı düşünmenin imkanı yok. Roma hakkında da yavaştan okumaya ve araştırmaya başlamıştım. Hatta şuradaki süper siteden Roma Tarihi podcast'lerini dinlemeye başladım. Daha 12. bölümü bitirebildim, o ayrı :)
Roma tarihi, devlet yapısı ve hukukunu öğrenmek çok zevkli ama tabii ki zaman ve emek istiyor. Ben çok genel hatlarla bir giriş yapmaya çalışıyorum. Dünyayı şekillendirmiş ve etkileri hala hissedilen bir devletin işleyişini öğrenmek bana müthiş bir keyif veriyor. Bu konuya zaman ayırabilmeyi gerçekten çok isterdim.
Robert Harris gazetecilikten geldiği için çok işlek yazabilen ve karmaşık durumları bile kolay anlaşılır şekilde anlatabilen bir yazar. Buraya daha önce politik gerilim türündeki romanı 'The Ghost Writer'ı yazmıştım.
Imperium da aslında tarihi-politik-gerilim romanı sayılabilir. M.Ö 70 yıllarında genç ve hırslı avukat Cicero'nun Roma'nın karışık ve tuzaklarla dolu politik arenasındaki maceralarını okuyoruz.
Kitap, Cicero'nun sadık sekreteri ve kölesi Tiro'nun ağzından yazılmış. Sekreteri çok ve hızlı konuşan Cicero'nun konuşmalarını kaydedebilmek için tarihteki ilk stenografi sistemini bulmuş.
Cicero, Yunan kültürüne ve felsefesine hayran. Gençken Atina başta olmak üzere ünlü felsefe okullarına gitmiş ve hitabet başta olmak üzere eğitim almış.
Çok yetenekli ve hırslı bir avukat olan Cicero'nun politik arenadaki manevralarını kimi zaman kalbimiz ağzımıza gelerek takip ediyoruz. Roma'nın kompleks yönetim biçimi, seçim aşamaları, güç dengelerini de arka planda öğreniyoruz.
Romanın diğer karakterleri de çok tanıdık. Crassus, Pompey ve henüz gücünün doruğuna ulaşmamış Sezar.
Çıkar ilişkileri, büyük güç savaşları, ilkeler, hukukun üstünlüğü ve gelenekler... 2000 yıl önce de günümüzdeki çatışmaların tümü yaşanıyormuş. Tarihi kitap ya da roman okumanın en zevkli yanı da bu bence. Geçmişe bakarak bugunü daha iyi anlamak.
İngilizce bilenlere ve tarih sevenlere kesinlikle tavsiye ederim.
18 Nisan 2012 Çarşamba
Benim Büyük Hayalkırıklığım; Sultanı Öldürmek
Ahmet Ümit'i yazar ve kişi olarak çok severim. Yazdığı tüm romanları, çocuk kitapları da dahil olmak üzere okudum sanırım. Favorilerim ise 'Kukla', 'Patasana' ve 'Aşk Köpekliktir'. Temiz Türkçesi, işlek kalemi ve kurgusunu severim. Özellikle tarih bilgileri içeren romanlarını da tarihe ilgimden dolayı merakla okurum.
Kişi olarak sevmemin nedeni ise kendisiyle zamanında yaptığım röportajlarda konuşkan, içten, paylaşmayı seven, samimi bir insan olduğu hissine kapılmamdır. Ahmet Ümit'te bir şey öğrendikçe sevinen, onu sabırsızlıkla paylaşmak isteyen, ağzı dolu dolu anlatan, birileri anlattıklarıyla ilgilenince mutlu olan bir insan gördüm ben.
Her kitabının çıkışını sabırsızlıkla bekledim. Son kitabı 'Sultanı Öldürmek'i de.
Çıkar çıkmaz da aldım. Ve heyecanla okumaya başladım.
DİKKAT: AĞIR SPOILER İÇERİR
HIZLI BAŞLANGIÇ, DAĞINIK SON
Kitap gayet hızlı başladı. Ana kahramanımız tarihçi Müştak Serhazin, 21 yıl önce onu terkeden büyük aşkı Nüzhet'i evinde ölü buldu. Dünya çapında ünlü bir tarihçi olan Nüzhet, onu Amerika'ya gitmek için terketmişti.
Müştak yaşadıklarını zaman zaman unutmasına neden olan psikojenik füg hastalığından muzdarip. Nüzhet'i bulduğunda da olayın öncesinde yaşadıklarını hatırlamadığı için cinayeti kendisinin işlediğini düşünüp paniğe kapılıyor ve olaylar gelişiyor. Soruşturmayı Ümit'in diğer romanlarından tanıdığımız Komiser Nevzat ve ekibi yürütüyor.
Kitaptaki Sultan nereden geliyor derseniz, Nüzhet ve Müştak Fatih dönemi uzmanları. Nüzhet'in son dönemde Fatih üzerinde çalışması ve baba katilliği ile ilgili araştırmalar yapıyor olması cinayetin bu araştırmayla bir ilgisi olduğu şüphesini doğuruyor. Ayrıca Nüzhet sapında Fatih'in tuğrası bulunan bir mektup açacağı ile öldürülmüştü.
Biz de hem cinayet soruşturmasını takip ederken hem de Fatih dönemiyle ilgili detaylı bilgiler öğreniyoruz. Bilgileri Müştak ve (bana İlber Ortaylı'dan esintiler taşıdığını düşündüren) hocaların hocası Tahir Hakkı veriyor.
Fatih'in çocukluğunu, babası İkinci Murad'la gerilimli ilişkisini, 12 yaşında tahta çıkıp sonradan inmek zorunda kalmasının üzerindeki etkilerini okuyoruz. Fatih'in İstanbul'u fethetme arzusunun arkasındaki nedenleri, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa ile satranca benzer büyük iktidar oyunu oynamasını görüyoruz. İkinci Murad ve Fatih'in ölümleriyle ilgili şüpheleri de öğreniyoruz.
Hatta İstanbul'un fethini neredeyse gün gün okuyoruz kitaptan. Bu açıdan özellikle tarih bilgisini artırmak isteyenler için faydalı bir kitap.
POLİSİYE FORMUNDA TARİH KİTABI
Fakat polisiye kurgusu son derece zayıf. Özellikle sonu beklenmedik hatta saçma bir şekilde bağlanıyor.
Müştak'ın kabusları ve ölmüş aile bireyleri ile hayali konuşmaları kitabın temposunu yavaşlatıyor. Bir kere olsa yine ilginç bir buluş olarak kabul edilebilir ama sürekli olunca roman tekrara düşüyor.
Kitabın adındaki 'Sultan' hem Fatih'i, hem de Müştak'ın Nüzhet'le ortak şarkılarından hareketle 'Nüzhet'i tanımlıyor.
Müştak; aslında Türk toplumunu sembolize eden bir karakter. Yaşadığı geçici hafıza kayıpları bizim toplum olarak yaşadığımız hafıza kayıplarını da anlatıyor. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi unutan bir toplum olduğumuzdan dem vuruyor Müştak.
' Geçici olduğundan pek emin değildim ama bir hafıza kaybımız olduğu muhakkaktı. Çünkü her gelen hükümdar, her gelen iktidar, tarihi kendi çıkarına göre yeniden yazdırıyordu. '
Tarih yazımı, tarihçiler arasındaki çekişmeler ve tarıhteki kutsallarla ilgili de ilginç tespitler var kitapta.
'Sultanı Öldürmek' ne yazık ki beni, bir polisiye roman olarak tatmin etmedi. Daha çok Fatih Sultan Mehmet ile ilgili bir kitap yazmak isteyip, onu daha okunur kılmak için polisiye formatına sokulmak istenmiş gibi geldi.
Kitaptaki tarihi bilgiler pek çok kişiye enteresan gelebilir. Fakat ben bunları daha önceden okuduğum için tarihi açıdan da çok etkileyici gelmedi. Bilgilerimi tazelemiş oldum.
Fetih konusunda Roger Crowley'nin '1453 Son Büyük Kuşatma' kitabı müthiş. Kesinlikle tavsiye ederim.
Ahmet Ümit'in kitabın sonuna yararlandığı eserleri eklemesi ise çok faydalı olmuş. Listeme okunacak kitaplar ekledim.
Sonuç olarak; 'Sultanı Öldürmek' bir Ahmet Ümitsever olarak ne yazık ki beni tatmin etmedi. Polisiyede en zor işin sonunu bağlamak olduğunu biliyorum ama ustalık da o, değil mi? Bir dahaki sefere vurucu bir son bekliyorum.
Etiketler:
ahmet ümit,
edebiyat,
faih sultan mehmet,
istanbul,
istanbul tarihi,
osmanlı,
osmanlı tarihi,
polisiye,
roger crowley,
sultanı öldürmek,
tarih,
tarihi kitap,
tarihi roman,
türk polisiyesi
9 Nisan 2012 Pazartesi
SAL Sokağı Çocukları
Haftasonu parkta oturma rekorumu kırdım. Cumartesi çocukları bahçeye indirdim ve tam 8 saat parkta kaldık. Arada içilen çay-kahve ve yenen tostlar için sipariş vermek ve çocukların peşinden koşmak dışında hiç yerimden kalkmadım. Komşularla sohbet ettim, büyüyen çocukları izledim ve kitap okudum.
Yakından tanıdığım Apo'nun yani Alpaslan Akkuş'un ilk romanı 'Kaderle Zar Atılmaz'ı bir oturuşta bitirdim. Apo, yatılı okuduğu Samsun Anadolu Lisesi'ndeki yıllarını yazmış. 11 yaşında boyunu aşan bavulla yatakhaneye bırakılan küçük erkek çocuklarının nasıl birbirlerine kenetlendiklerini, acıyı-tatlıyı paylaştıklarını ve büyüdüklerini anlatmış.
Gündüzlülerin ve kızların bilmedikleri ve anlayamayacakları bir dünyayı anlatmış. Paralel kurguyla ilerleyen kitapta hem 11 yaşındaki minik Apo'yu hem de 17 yaşındaki ağır abi Apo'yu izliyoruz. Arkadaşlıkları, yaramazlıkları, kız meseleleri ve dayanışmalarını görüyoruz. Gerçekten bu kadar çok dayak var mıydı bilmiyorum ama yatılı dünyasının kendine has kurallarını ve ilişkilerini öğreniyoruz. Hababam Sınıfı'nın neden bu kadar çok sevildiğini bir kere daha anlıyoruz. Çünkü o karakterler gerçekten var. Mahmut Hoca yaşıyor.
Apo SAL'ı, Samsun Anadolu Lisesi'ni anlatmış. Ben de o yıllarda BAL'da, Bursa Anadolu Lisesi'ndeydim. Anlatılanlar o kadar tanıdık, duygular o kadar samimi ki. Balolardaki heyecan, bahçede beraber tur atmanın güzelliği, doğumgünü partilerinde aradan adam geçecek mesafede edilen slow danslar...
Kitabı parkta okurken zaman zaman yüksek sesle güldüm. Sonunda ise hava kararmasına rağmen güneş gözlüğümü takmak zorunda kaldım. Çünkü ben ağlayınca hep gözlerim kızarır.
Yakından tanıdığım Apo'nun yani Alpaslan Akkuş'un ilk romanı 'Kaderle Zar Atılmaz'ı bir oturuşta bitirdim. Apo, yatılı okuduğu Samsun Anadolu Lisesi'ndeki yıllarını yazmış. 11 yaşında boyunu aşan bavulla yatakhaneye bırakılan küçük erkek çocuklarının nasıl birbirlerine kenetlendiklerini, acıyı-tatlıyı paylaştıklarını ve büyüdüklerini anlatmış.
Gündüzlülerin ve kızların bilmedikleri ve anlayamayacakları bir dünyayı anlatmış. Paralel kurguyla ilerleyen kitapta hem 11 yaşındaki minik Apo'yu hem de 17 yaşındaki ağır abi Apo'yu izliyoruz. Arkadaşlıkları, yaramazlıkları, kız meseleleri ve dayanışmalarını görüyoruz. Gerçekten bu kadar çok dayak var mıydı bilmiyorum ama yatılı dünyasının kendine has kurallarını ve ilişkilerini öğreniyoruz. Hababam Sınıfı'nın neden bu kadar çok sevildiğini bir kere daha anlıyoruz. Çünkü o karakterler gerçekten var. Mahmut Hoca yaşıyor.
Apo SAL'ı, Samsun Anadolu Lisesi'ni anlatmış. Ben de o yıllarda BAL'da, Bursa Anadolu Lisesi'ndeydim. Anlatılanlar o kadar tanıdık, duygular o kadar samimi ki. Balolardaki heyecan, bahçede beraber tur atmanın güzelliği, doğumgünü partilerinde aradan adam geçecek mesafede edilen slow danslar...
Kitabı parkta okurken zaman zaman yüksek sesle güldüm. Sonunda ise hava kararmasına rağmen güneş gözlüğümü takmak zorunda kaldım. Çünkü ben ağlayınca hep gözlerim kızarır.
2 Nisan 2012 Pazartesi
Macera Romanı Tadında Tarih Kitabı; İmparatorların Denizi
Tarihi romanlarla başlayan tarih maceram tarih kitaplarıyla devam ediyor. Tarih kitaplarının pek çoğu akademik amaçlarla yazıldığı için okumak ve anlamak çok kolay değil. Popüler tarih kitapları ise kimi zaman içi boş ve taraflı olabiliyor. Hem zevkle okunacak hem de ciddi bilgi edindiğiniz kitapları okumak ise bir taşla iki kuş vurmak gibi. Hem iyi vakit geçiriyorsunuz hem de ufkunuz açılıyor.
Roger Crowley geçen yıl keşfettiğim ve kitaplarını okumaktan müthiş zevk aldığım bir tarih yazarı. 1951 doğumlu İngiliz yazar Cambridge mezunu. Çocukluğu asker olan babası nedeniyle Malta'da geçmiş. Yunanistan ve Türkiye'de yaşamış. Akdeniz kültür ve tarihine olan derin sevgisi onu bu bölgeler hakkında yazmaya itmiş. Kendisi ve kitapları hakkında bilgi için sitesine bakabilirsiniz.
Crowley'in en büyük özelliği hem Avrupa hem de Osmanlı tarih yazarlarını okuması, iki tarafın bakış açısına yer vermesi ve olaylara tarafsız yaklaşması. Osmanlı'ya duyduğu hayranlığın son derece büyük olduğunu söyleyebilirim.
Ben ilk olarak '1453-Son Büyük Kuşatma' isimli kitabını okumuştum. Adından da anlaşılabileceği gibi İstanbul'un Fatih tarafından fethini anlatan bir tarih kitabı. Bizans, Ceneviz, Venedik ve Osmanlı kaynaklarını kullanarak yazdığı kitapta sonu bilmenize rağmen heyecan hiç eksik olmuyor. Sonu gelmiş bir imparatorluğun, hırslı ve kendini ispat etmek isteyen Osmanlı sultanı karşısındaki mücadelesini gün be gün izliyorsunuz.
Fakat ben Crowley'nin 'İmparatorların Denizi: Akdeniz ' adlı kitabını çok daha fazla beğendim.Kitapta 16. yüzyılda ; yani 'Muhteşem Yüzyıl'da Akdeniz üzerindeki büyük mücadele anlatılıyor.
Kanuni'nin Rodos seferi ile açılıyor kitap. Ardından Tunus ve Cezayir'de korsanlarla Avrupalıların mücadelesine geçiliyor. İnsan ticaretinin yoğunluğu, savaşların şiddeti, hayatın acımasızlığı çarpıyor insanı. Oruç ve Barbaros Hayrettin Paşa'ların Avrupa'ya saldığı korkuyu iliklerinizde hissediyorsunuz.
Crowley hem Batı hem de Osmanlı kaynaklarını kullanmış. Nispeten tarafsız bir yaklaşım sergilemiş. İki tarafın da çok büyük şiddet uyguladığının altını çizmiş. Ben genel olarak Crowley'nin Osmanlı hayranı olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de yönetim ve organizasyon gücüne, istihbarat ağına hayranlık duymamak mümkün değil.
'Hiç Bir Şey Malta Kuşatması Kadar Meşhur Değildir'
Beni en çok etkileyen Malta Kuşatması bölümü oldu. Gücünün doruğundaki Osmanlı muazzam ekonomik ve lojistik gücünü kullanarak Tapınak Şövalyeleri'nin son kalesi Malta'ya sefer düzenliyor.
30 bin Osmanlı askerine karşı adada 500'ü şövalye, üç bini asker sadece altı bin kişi var. Avrupa, Malta elden giderse Osmanlı'nın önünde durulamayacağının farkında ama bir türlü birleşip yardım gönderemiyor.
Son derece kanlı ve kıran kırana geçen kuşatma sonunda Osmanlı başarısız olur. İki tarafta da kayıp büyüktür. Son dakikada Avrupa'dan yardım gelir ve Malta kurtulur.
Malta'nın kurtuluşu Avrupa'da ilk kez Osmanlı'nın başarısız olabileceği duygusunu yaratır.Başta St. Jean Şövalyeleri'nin başı La Valetta olmak üzere kuşatmaya dair pek çok şeyin etrafında adeta mitolojik bir efsane yaratılır. Malta'da Valletta isimli yeni bir şehir kurulur.
Voltaire ' Hiç bir şey Malta kuşatması kadar meşhur değildir' derken Avrupa için bu kuşatmanın psikolojik önemini dile getirir.
Oysa süper tarih eğitimimiz sağolsun biz Milli Tarih tornasından geçmiş olanlar hiç bir şey bilmeyiz bu kuşatma hakkında.
Kitabın devamında Preveze, İnebahtı savaşları ve Kıbrıs-Girit adalarının alınması var. Her savaş, her kuşatma kendi başına bir macera gibi. Kahramanları, gerginlikleri, acıları ve anektodları ile her biri ayrı heyecan.
Her ırktan ve dinden kahramanları var bu kitabın. Kanuni, Şarlken, Felipe güç savaşı içindeyken Andrea Doria, Barbaros, Turgut Reis kendi mücadelelerinin peşinde.
Edebi bir figür de çıkar karşımıza; Osmanlı'ya esir düşüp, kürek mahkumu olan Cervantes İnebahtı Savaşı'nda da elini kaybeder.
Sıradan insanlar kaçırılır, köle yapılır, kürek mahkumu olarak ömür tüketirler. Hristiyanlar Müslümanlığa döner, Müslümanlar Hristiyanlığa döner. Güç mücadelesi, şiddet, kan hiç bitmez.
Tüm bu kahramanlar arasında ise ise hep yaşayan tektir. İmparatorların denizi; Akdeniz.
16. yüzyıl sonunda Amerika'nın keşfinin etkisiyle önemi giderek azalsa da Akdeniz hep oradadır. Üstünde batan gemilerin, kaybolan canların hayaletleri dolaşmaya devam etmektedir.
Tarihseverlere kesinlikle tavsiye edeceğim, çok zevkli bir kitap. April Yayıncılık'tan Cep Kitabı versiyonunu okudum.Cihat Taşçıoğlu'nun çevirisi de son derece başarılı.
Tek eksiği Akdeniz'i ve savaşları gösteren haritaların olmaması. Belki orjinal kitapta vardır ama cep versiyonunda bulunmuyor.
27 Mart 2012 Salı
Dekorasyon Maceram 2- Kavanoz Boyama Faciası
İki hafta önce yazdığım gibi kafayı dekorasyona takmış bulunuyorum. Mutfak ve banyo dolaplarını düzenlemek işin ilk adımıydı. Bir sonraki adım ise becerikli ev kadınlığımı ve yaratıcılığımı göstererek evime kendi imzamı atmaktı.
Banyo dolaplarının içindeki ıvır zıvırı her Türk evinde bulunan kavanozlara koyarak sakladığımı yazmıştım. Hiç de fena olmadı ama kapaktaki 'Billur Turşuları' ve ' 'Tat Konserve' yazıları beni rahatsız etti. Onları daha kişiselleştirmeliydim, banyomu daha şık hale getirmeliydim. İçime Martha Stewart kaçmıştı bir kere.
Cahil Cesaretiyle Kavanoz Boyama
Kavanozları ve kapaklarını boyamaya karar verdim. Her bir şeyi Google'a soran bana garip bir kendine güven gelmişti. Hiç kimseye danışmaya gerek duymadan evin yanındaki kırtasiyeye gittim. Cam kavanoz boyayacağımı söyleyince kırtasiyeci bana bir şişe cam boyası, iki fırça ve bir şişe tiner sattı. Ayrıca bir de kalın bant aldım. Çok yaratıcı ve becerikli bir kişi olduğum için düz boyama bana yetmeyecekti. Bantla boyanacak yerleri belirleyip, çizgili kavanozlar oluşturmak istiyordum.
10 TL vererek malzemelerimi aldım ve büyük bir heyecanla eve geldim. Plana çocukları da dahil ettim. Hayalimde hepimiz mutlulukla cam boyuyor, birbirinden yaratıcı ve özel kavanozlar yaratıyorduk.
Mutfak masasını çöp torbası ile kapladım ve çeteyi çağırdım. İlk işimiz kavanozu bantla sarmak ve boyanacak çizgileri belirlemek oldu. Hiç de düşündüğüm kadar kolay değildi. Özellikle de her şeyi kendileri yapmak isteyen iki çocukla yapmaya çalışınca. Kestiğim bant kısa geldi. Ucuna tekrar keserek eklediğim bölüm ise yamuk oldu. Her seferinde kimin makas kullanacağı hakkında da kavga çıktı.
Neyse, durum çok da fena değildi. Elimizde yarım yamalak da olsa bantla sarılmış bir kavanoz vardı. Sıra geldi boyamaya.
Ve asıl facia o zaman gerçekleşti. Kavanoz kapağı cam boyasını tutmadı. Boya bir türlü kapağı kapatmadı.
Ben de kavanoza geçtim. Bu defa fırça cam üzerinde çok fazla iz bıraktı. Fırça izleriyle dolu, kimi yeri çok koyu, kimi yeri akmış iğrenç bir kavanozum oldu.
Arada çocuklar fırçayı ellerine geçirip masayı boyamaya kalktılar.
10 dakika süren Martha Stewart maceram büyük bir hayalkırıklığı ile sona erdi. Cahil cesareti ile başladığım kavanoz boyama maceram ise benim için bitmedi. İçine dekorasyon ve Do It Yourself virüsü girmiş bir kadını hiç bir şey yıldıramaz. Dandik bir turşu kavanozu hiç yıldıramaz.
Banyo dolaplarının içindeki ıvır zıvırı her Türk evinde bulunan kavanozlara koyarak sakladığımı yazmıştım. Hiç de fena olmadı ama kapaktaki 'Billur Turşuları' ve ' 'Tat Konserve' yazıları beni rahatsız etti. Onları daha kişiselleştirmeliydim, banyomu daha şık hale getirmeliydim. İçime Martha Stewart kaçmıştı bir kere.
Cahil Cesaretiyle Kavanoz Boyama
Kavanozları ve kapaklarını boyamaya karar verdim. Her bir şeyi Google'a soran bana garip bir kendine güven gelmişti. Hiç kimseye danışmaya gerek duymadan evin yanındaki kırtasiyeye gittim. Cam kavanoz boyayacağımı söyleyince kırtasiyeci bana bir şişe cam boyası, iki fırça ve bir şişe tiner sattı. Ayrıca bir de kalın bant aldım. Çok yaratıcı ve becerikli bir kişi olduğum için düz boyama bana yetmeyecekti. Bantla boyanacak yerleri belirleyip, çizgili kavanozlar oluşturmak istiyordum.
10 TL vererek malzemelerimi aldım ve büyük bir heyecanla eve geldim. Plana çocukları da dahil ettim. Hayalimde hepimiz mutlulukla cam boyuyor, birbirinden yaratıcı ve özel kavanozlar yaratıyorduk.
Mutfak masasını çöp torbası ile kapladım ve çeteyi çağırdım. İlk işimiz kavanozu bantla sarmak ve boyanacak çizgileri belirlemek oldu. Hiç de düşündüğüm kadar kolay değildi. Özellikle de her şeyi kendileri yapmak isteyen iki çocukla yapmaya çalışınca. Kestiğim bant kısa geldi. Ucuna tekrar keserek eklediğim bölüm ise yamuk oldu. Her seferinde kimin makas kullanacağı hakkında da kavga çıktı.
Neyse, durum çok da fena değildi. Elimizde yarım yamalak da olsa bantla sarılmış bir kavanoz vardı. Sıra geldi boyamaya.
Ve asıl facia o zaman gerçekleşti. Kavanoz kapağı cam boyasını tutmadı. Boya bir türlü kapağı kapatmadı.
Ben de kavanoza geçtim. Bu defa fırça cam üzerinde çok fazla iz bıraktı. Fırça izleriyle dolu, kimi yeri çok koyu, kimi yeri akmış iğrenç bir kavanozum oldu.
Arada çocuklar fırçayı ellerine geçirip masayı boyamaya kalktılar.
10 dakika süren Martha Stewart maceram büyük bir hayalkırıklığı ile sona erdi. Cahil cesareti ile başladığım kavanoz boyama maceram ise benim için bitmedi. İçine dekorasyon ve Do It Yourself virüsü girmiş bir kadını hiç bir şey yıldıramaz. Dandik bir turşu kavanozu hiç yıldıramaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









