3 Ocak 2013 Perşembe

Mayi Kıta-Bir Akdeniz Üçlemesi





2012 yılında beni en çok heyecanlandıran gelişmelerden biri de Atlas Tarih dergisinde yazmaya başlamam oldu. Atlas Tarih çok severek okuduğum, hiç bir sayısını kaçırmadığım bir dergi ve bu dergide imzamı görmek bana gurur veriyor.

Yazılarım tarihi araştırmalar değil. Asla buna cesaret edebileceğimi düşünmüyorum. Okuduğum kitaplarla ilgili kısa tanıtım yazıları yazıyorum. Eylül-Ekim sayısında yer alan yazıyı buraya da almak istedim.

Bir şehri görmekle, hissetmek arasındaki fark

 ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1000 Yer’, ‘Roma’da Mutlaka Yapmanız 10 Şey’ başlıklı kitaplar çok satıyor. Biz de bu kitapları hatmedip, maddelerin üzerinden geçtikçe kendimizi seyahat etmiş ve Roma’yı görmüş sayıyoruz. Peki, gerçekten öyle mi? Bir şehirdeki turistik yerleri görmek, listemizi tamamlamak o şehri tanımamızı sağlıyor mu?

Cevabınızı vermeden önce Nicholas Woodsworth’ün  ‘Mayi Kıta-Bir Akdeniz Üçlemesi’ni okumanızı tavsiye ederim. İskenderiye-Venedik-İstanbul ayakları olan üçlemenin şu an için sadece İskenderiye cildi Türkçe’ye çevrildi. Üçleme alıştığımız rehber kitaplardan farklı bir gezi-anı kitabı.

Woodsworth için Akdeniz sadece bir deniz değil, çevresindeki limanlarıyla birbirine bağlanan bir kıta ve medeniyet. Limanlarında sadece malların değil, fikirlerin, yaşayış biçimlerinin, alışkanlıkların değiş tokuşunun yapıldığı, kozmopolitliğin  doğduğu mavi bir kıta.

Woodsworth İskenderiye’deki 1,5 aylık seyahatinde sadece turistik yerlere gitmekle kalmıyor, şehrin yaşayışına da nüfuz ediyor. Her gün yemek yediği lokantadaki garsonla arkadaş oluyor, İskenderiye’nin yeni kütüphanesini ziyaret etmekle kalmayıp İskenderiyeli filozofların kitaplarını o kütüphanede okuyor.

Arkeolojik kalıntıları müzede görmekle yetinmiyor, arkeologlarla tanışıp kazı alanlarına gidiyor. İskenderiye hakkında yazmış Lawrence Durrel, E.M Forster, Kavafis ve onların kahramanlarının izini sürüyor.

İskenderiye’nin dünyanın en muhteşem şehri olduğu zamanları anlamaya çalışmak kadar, geçmişin günümüze yansımasını da bulmaya çalışıyor.

Oryantalist bakış açısına sahip olduğu bölümler olsa da ‘Mayi Kıta’ Akdeniz medeniyeti, ortak tarih, çoğulculuk, kaybolan geçmiş üzerine ilginç bakış açıları getiriyor. En önemlisi bir şehri görmek ile hissetmek arasındaki farkı ortaya koyuyor.

Not: Üçlemenin devam kitapları Venedik ve İstanbul da çıktı. Ben aldım ama henüz okuyamadım.

18 Aralık 2012 Salı

Fazıl Say'dan Mezopotamya Senfonisi


Geçtiğimiz Cuma akşamı, çok uzun zamandır yapmadığımız bir şey yaptık ve klasik müzik konserine gittik.

Borusan Filarmoni Orkestrası(BİFO) Fazıl Say'ın Hezarfen ve Mezopotamya adlı eserlerini çaldı. Müthiş bir geceydi.

Hezarfen; 2011 yılında bestelenmiş bir ney konçertosu. 1632 yılında henüz 23 yaşındayken Galata Kulesi'nden Üsküdar Meydanı'na uçan Hezarfen Çelebi'nin hikayesini anlatıyor. Hezarfen başarılı olur ama tutucu kesimi korkutur ve ertesi gün Cezayir'e sürülür. Henüz 32 yaşındayken hayata veda eder.

BİFO süper bir uygulama yapmış ve  Fazıl Say ile eseri anlattığı bir video çekmiş. Eserin hikayesini, enstrümanların önemini, hangi melodi ile neyi anlatmak istediğini anlıyorsunuz. Bu video benim aldığım keyfi katladı. Say, amacının film müziği gibi olayları gözümüz önünde canlandırmamızı sağlayacak kadar akıcı bir eser yaratmak olduğunu söylüyor.

Hezarfen çok güzeldi. Ney Hezarfen'in iç sesini anlatırken martı sesleri, korku, heyecan birbirine karıştı.

Mezopotamya'nın Acıklı Hikayesi

Ardından 2012 bestesi Mezopotamya Senfonisi geldi.  Başında yine bir açıklayıcı video vardı. Say tarih boyunca uygarlıklara evsahipliği yapmış Ortadoğu'yu iki kardeşin hikayesinde anlatmış. Savaşlar, tapılan ve korkulan Güneş ve Ay, suçsuz çocuklar ve bu toprakların vazgeçilmezi olan 'Ölüm Kültürü'


Senfonide çok enteresan aletler vardı. Özellikle melek sesini veren ve dünyada çok az çalınan theremin çok etkileyiciydi. Hiç bir teli gözükmeyen ve anlayabildiğim kadarıyla müzisyenin el hareketlerini algılayarak ses çıkartan bir alet.

Eserin başlamasından on dakika sonra şef Gürer Aykal aniden durdu ve aletin arızalandığını söyleyip tamiri için ilgilileri çağırdı. Eminim ömründen ömür gitmiştir. Neyse ki arıza giderildi ve eser en baştan tekrar çalındı. Mekanik olandan şaşmamak gerektiğini bir daha görmüş olduk :)

1700 koltuğun da dolu olduğu, çok başarılı bir konserdi. Borusan delice bir iş yaparak BİFO'yu destekliyor ve çok da başarılı bir iş yapıyor.

Fazıl Say gerçek bir dahi. Notalardan bir dünya kurgulamak, bir hikaye anlatmak ve duyguyu dinleyicilere geçirmek çok zor bir iş.

'Deneyim' son zamanlarda en çok kullanılan iş terimlerinden biri. Klasik müzik konserine gitmek de gerçek ve çok özel bir deneyim. Keşke bu deneyimi daha sık yaşayabilsem.



19 Kasım 2012 Pazartesi

'Doğu'dan Uzakta' Müthiş

Amin Maalouf'u çok severdim. İlk olarak 90'larda  'Afrikalı Leo' sunu okuyup hem şaşkınlığa düşmüş hem de çok beğenmiştim. Okuduğum tarihi romanlardan çok farklı, bambaşka bir dünyaydı anlattığı.

Ardından Hayyam'ın hikayesini anlattığı ' Semerkant' geldi. 'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri' ise Maalouf'un araştırmacı yönünün ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koyan müthiş bir eserdi. Bildiğimizi sandığımız tarihi farklı bir açıdan okumamızı sağladı.

Fakat son yıllarda Maalouf'a mesafeli yaklaşmaya başldım. 'Beatrice'den sonra Birinci Yüzyıl' beni hayal kırıklığına uğrattı. 'Çivisi Çıkmış Dünya'yı ise yarım bıraktım.




Son hayal kırıklarıma rağmen 'Doğu'dan Uzakta' çıkınca resmen koşarak, gidip aldım. Ve çok, çok, çok beğendim.

Romanın kahramanı Adam, iç savaş nedeniyle genç yaşta ülkesini ve arkadaşlarını terk edip Fransa'ya yerleşmiş bir tarihçi. Aslında Amin Maalouf'un kendisi. Lübnan'dan Fransa'ya göç eden Maalouf romanda bir kere bile Beyrut ya da Lübnan adını kullanmıyor. Bu detay beni çok etkiledi. Hani, bazen eski sevgilinin adının geçmesi bile insanı dağıtır ya, aynen onun gibi Maalouf da vatanının adını anmak istemiyor gibi geldi.

'Gitmek mi zor, kalmak mı? '


Adam, eskiden en yakın arkadaşı olan Murad'ın ölüm döşeğinde olması haberi üzerine Doğu'ya döner. Ölmeden önce onu görmeye yetişemez ama hemen de geri dönmez. Ve ülkesiyle, gençliğiyle  16 günlük bir yüzleşme yaşar.

Üniversitede kendilerine 'Bizanslı' dedikleri bir grupları vardır ve 25 yıl içinde bu grup ülkenin ve dünyanın farklı yerlerine savrulmuştur. Adam, kimi Brezilya'da, kimi Amerika'da kimi de Doğu'da bir manastırda olan eski arkadaşlarıyla iletişime geçer ve hepsini Murad'ın anısına biraraya getirir.

'Doğu'dan Uzakta' benzerlerini okuduğumuz bir geri dönüş ve geçmişle yüzleşme kitabı. Fakat sorduğu sorular, tespitleri ve özellikle üslubu o kadar güzel ki insan elinden bırakamıyor. Burada yazar dışında çevirmen Ali Berktay'a da teşekkür etmek lazım.

'Geçmiş geri gelir mi?


Kitap sembollerle dolu. Kahramanların adlarından, Adam'ın biyografisini yazmak istediği Atilla'ya kadar pek çok farklı sembol üzerine düşünmek lazım.

Kitaplardan alıntı yazmayı çok sevmiyorum ama bu kitaptan bazı bölümleri almak istedim.

...'Ben ne zenginlerin miyopluğundan, ne açların körlüğünden mustarip olduğu için dünyaya bilinçli bakabilen orta tabakadanım'...

Atilla ile ilgili... 'O, göçmenin ilk örneğidir. Ona, 'Artık bir Roma yurttaşısın' deselerdi, bir togaya sarınır, Latince konuşmaya başlar ve imparatorluğun silahlı kuvveti olurdu. Ama ona :' Sen bir barbar ve dinsizden başka bir şey değilsin' dediler ve o da ülkeyi yakıp, yıkmaktan başka bir şey düşünemez oldu' ...

...'Ben nasıl iki vatan arasındaysam, aynı şekilde inançla inançsızlık arasındaydım, kah birine kah diğerine yaklaşıyorum, ama hiçbirine ait değilim. En çok, bir din adamının vaazını dinlediğimde kendimi inançsız hissediyorum; ne zaman kutsal bir kitaptan alıntı yapılsa zihnim isyan ediyor, dikkatim dağılıyor, dudaklarımdan beddular dökülmeye başlıyor. Ama dinsel olmayan bir cenaze törenine katıldığımda da, ruhum üşüyor ve içimde Süryani ya da Bizans ilahileri, hatta Aquino'lu Thomas tarafından söylenen eski 'Tantum ergo'yu söyleme isteği doğuruyor..

'Doğu'dan Uzakta' bu coğrafyadaki herkesin sorduğu soruları soruyor.

'Gitmek mi zor kalmak mı? 'Kanlı bir savaşta temiz kalmak mümkün mü? ' Farklı dil ve kültürler birarada yaşayabilir mi?' 'Ortadoğu'da barış mümkün mü?

Peki, soruların cevabı kitapta var mı? Onu da her okur kendisi bulmalı.

25 Eylül 2012 Salı

İstanbul'u Tanımak İçin

'İstanbul'u tanıyorum' diyebilmek çok zor. Hele benim gibi sürekli kendinden şüphe eden bir insansanız çok daha zor.

Çünkü İstanbul eski, girift ve çok katmanlı. Bir yerden başlayınca, nereye gideceğinizi bilemiyorsunuz. Öğrenmeye dalıp, hikayelerin ve bilginin peşinde dolaşıp duruyorsunuz.

En basit örnek Ayasofya. Önce  kilise, sonra cami şimdi de müze.Constantinople'dan Konstantiniyye'ye oradan da İstanbul'a uzanan yolculuğun en önemli tanığı.  Mimari özellikleri bile yeterince etkiliyken onunla ilgili efsaneler, içinde geçen olaylar onu apayrı bir varlığa çeviriyor. İstanbul'un Hristiyan, Müslüman sonrasında da laik dönemini simgeliyor.

İstanbul, İstanbullular oldukça var, onlarla yaşıyor.Bizans ve Osmanlı dönemindeki etnik çeşitlilikle zenginleşiyor, imparatorluk başkenti olarak dünyayı yönetiyor.

İstanbul hakkında okumayı çok seviyorum. Sadece tarihini değil, yaşayanların hikayelerini, sosyolojik değişimlerini de okumak istiyorum.




Tesadüf eseri aldığım Peter Clark'ın yazdığı 'İstanbul' kitabını çok beğendim. Seyahat ve kültür yayıncılığı üzerine uzmanlaşan Interlink Books'un 'Cultural History' serisinden çıkmış. Seride New York, Roma gibi başka büyük şehirler de var.

Kitap ne bir rehber kitap, ne de tarih kitabı. İkisinin karışımı. Büyük Konstantin'in şehri kurduğu tarihten günümüze kadar İstanbul'un gelişimini okuyorsunuz. Ama kuru kuruya bir anlatım değil bu. Osmanlı ve Bizans'ın benzerliklerinden, AKP'nin şehircilik politikalarına, 4 kuşak Osmanlı'ya hizmet eden Balyan ailesinden 1915 olaylarına kadar çok farklı konularda hikayeler biraraya geliyor.

İstanbul hikayelerle örülü


Bir sürü bilgi ve enteresan hikaye kitapta editöryal başarı ile son derece akıcı bir dille anlatılmış. Kiril alfabesinin adının Hristiyanlığı Balkanlara yaymak için gönderilen ve bölge için bir alfabe geliştiren   Bizanslı papaz Kiril'den geldiğini bu kitaptan öğrendim. Çırağan Sarayı'nın türbeler üzerine yapıldığını ve sarayda ardı ardına gelen felaketlerin bu saygısızlığa bağlandığını da.

Bizans ile Osmanlı arasındaki benzerlik ve geçişler her okuduğumda beni etkiliyor. Çok kültürlü ve çok dinli iki imparatorluk aynı topraklar üzerinde çok uzun yıllar hüküm sürdü. Köken değil, yetenek ve sadakat önemliydi. Osmanlı yönetime dair pek çok geleneği Bizans'tan aldı. Bizans hem bizim hem de Batı'nın çok uzun bir dönem görmezden geldiği fakat çok çok önemli bir medeniyet.

İttihat ve Terakki'nin iktidara gelişi, Birinci Dünya Savaşı ve işgal yılları İstanbul'un görkemini yitirmesine neden olan yıllar. Kurtuluş Savaşı'nın ardından kurulan Cumhuriyet ise İstanbul'a küs ve kırgın. 1990  sonrası ise büyük göç dalgası ve dünyaya açılma ile yepyeni bir dönem başlıyor. Yazar, şaşırtıcı derecede hakim yeniliklere ve ilginç detaylara. Futbolun üç büyüklerinden, Koç ve Sabancı ailesine kadar İstanbul için önemli pek çok detay var kitapta.

Kitap çok zengin ayrıntılarla dolu. İstanbul ve tarih meraklıları için okuması zevkli bir kitap. Bu kitabı rehber kitap olarak değil, İstanbul'u daha yakından tanımanızı sağlayacak bir kitap olarak görmelisiniz. Mekanlar, olaylar ve kişiler hakkında önceden bir miktar bilgi sahibi olmanızda fayda var.

Ben Remzi Kitabevi'nden almıştım. Bulamazsanız Amazon'dan alabilirsiniz. Umarım yakın zamanda Türkçe'ye de çevrilir.

28 Ağustos 2012 Salı

The Original Mad Man: David Ogilvy

Biyografi okumaya devam ediyorum. Bu aralar iş nedeniyle reklam ve pazarlama konularına merak sardım. En baştan başlamak için de ilk olarak  modern reklamcılığın kurucularından David Ogilvy'nin hikayesini okudum.



Kenneth Roman'ın yazdığı 'Reklam Dünyasının Kralı; David Ogilvy' Ogilvy hakkında yazılan kitaplardan sadece bir tanesi. Ogilvy'nin kendi yazdığı ve her biri best-seller (ve de long-seller olan) kitaplar dışında onun hakkında da pek çok kitap var.

Ogilvy reklam dünyasında olanlar için çok tanıdık ve mühim bir isim. Modern reklamcılığın doğduğu 50'li yıllarda reklam ve pazarlama dünyasına yön vermiş hatta pek çok kavramı yaratmış biri. Yaptığı ünlü kampanyalar dışında, prensipleri, kuralları ve egsantrik kişilik özellikleriyle de tanınıyor.

Aşçı+Araştırmacı+Casus+Çiftçi= Reklamcı


Hayat hikayesi ise maceralarla dolu. 1911'de İskoç asıllı bir ailenin çocuğu olarak doğan Ogilvy zeki fakat hastalıklı bir çocuk olarak büyüdü. Oxford'a burslu olarak kabul edilmesine rağmen başarılı olamayıp, bırakmak zorunda kaldı. Ve aşçılık yapmak için Paris'e gidip, Majestik Otel'in mutfağında bir yıl boyunca çalıştı. Çok alakasız gibi gözüken bu iş ona mükemmelliyetçilik, takım ruhu, çok çalışma ve yönetim konusunda çok şey öğretti.

İngiltere'ye dönünce o zaman yeni olan sonradan efsane haline gelen AGA ocakları satış temsilcisi olarak çalıştı. Sıcak satışın içinde olarak müşteriyi yakından tanıdı. AGA için yazdığı satış el kitabı hala bu alandaki en önemli eserlerden biri sayılıyor.


AGA'dan  sonra ağabeyinin çalıştığı reklam ajansında işe başlar ve 1938'de ajansın onu ABD'ye, yeni açılan araştırma şirketi GALLUP'a göndermesini sağlar. GALLUP o zaman için son derece yeni olan anket ve kamuoyu yoklaması işi yapmaktadır. David Ogilvy bu sayede müşteriyi tanımanın yeni yollarını keşfeder.

İkinci Dünya Savaşı sırasında genç Ogilvy'nin kariyerinde yeni bir sayfa açılır; Casusluk. Ogilvy İngiliz İstihbarat Örgütü'nün ABD'deki bölümünde yer alır. Şefi Ian Fleming'in James Bond karakterini yaratırken ilham aldığı William Stephenson'du.

Savaş bittiğinde Ogilvy  teknoloji ürünleri ( buna elektrik, araba ve hatta  çengelli iğne de dahil) kullanmayan Amish'lere yakın bir arazi alarak çiftçilik yaptı.

Sene 1949 olduğunda ise kanına bir şekilde bulaşan reklamcılık virüsü açığa çıktı ve David Ogilvy İngiliz Mather and Crowther ajansının New York bürosu olan Ogilvy, Benson and Mather'ı kurar.

Tüketicinin zekasına saygı duyan reklamcı


Satış bilgisi, tüketiciyi tanıması, bilgiye ve araştırmaya önem vermesi, çalışkanlığı, mükemmelliyetçiliği ile ile reklam dünyasında bir çığır açar.

Reklamın mutlaka satış kaygılı olmasını ister. Ünlü kullanımına ve komikliğe dayanan reklamlara karşıdır. Basit gözüken, büyük fikirlere ve tüketiciye bilgi vermeye inanır.

Reklam tarihine geçen prensipleri vardır. Bazıları şunlar:

  • Tüketici moron değildir,o sizin  karınızdır.
  • Satmıyorsa, yaratıcı  değildir.
  • Tüketici bulaşık deterjanını reklamı komik diye değil, ona bir fayda sunduğu için satın alır.
  • Ajansınızla yaratıcılık yarışına girmeyin. Bir köpek sahibiyseniz, neden kendiniz havlayasınız ki?


 
Yaptığı Hathaway gömlekleri, Dove sabunu, Rolls Royce arabaları ve Schweppes reklamları ile satışları katlar, markaları kült hale getirir. Ajans büyür, Türkiye de dahil tüm dünyaya yayılır. Ardından da WWP'ye satılır.

Prensipleri olan reklamcı


Ogilvy kimsenin o zamanlar bahsetmediği markalaşmanın öncüsü olur ve yapılan her reklamın şirket imajına ve markasına katkıda bulunan küçük bir parça olduğunu savunur.


Çok çalışkandır ve sürekli işi iyi yapamayacağının hatta parasız kalacağının korkusunu yaşar. İşine aşkla bağlı olmanın, işine inanmanın, hatalardan öğrenmenin timsalidir. İyi hizmet veremeyeceğini düşündüğü ya da sevmediği müşterileri reddeder.

David Ogilvy üç kez evlenir ama asıl olarak işiyle evlidir. Yaratıcı kampanyalarla ilgilenmeyi bıraktıktan sonra ajans yönetimi, reklamcılık, yaratıcı yazarlık üzerine yazmayı ve ajansını yönlendirmeyi sürdürür. Bildiriler, manifestolar yazmaya devam eder. Şirket içi eğitimler ve iyi insan kaynağını mutlu ve verimli kılmak öncelikleridir. Eğlenilmeyen yerde, iyi iş çıkacağına inanmaz.





Kitap, reklamcılık dünyasına giriş yapmak isteyen benim için idealdi. Çevirisini biraz takır tukur bulsam da rahat okudum. Sanki bin yıldır varmış gibi davrandığımız reklamcılık, marka, imaj gibi kavramların topu topu 50 yıllık bir geçmişi olduğunu hatırlamak ve evrimini görmek de çok öğreticiydi.

Ogilvy'nin öyküsü sadece bir reklamcının değil başarının da hikayesi aynı zamanda. Bu öykülerin ortak noktası ise bana göre;  çok çalışmak, hiç bitmeyen merak, farklı alanlarda edinilen deneyimleri bir potada eritebilme ve tabii ki yetenek.





17 Ağustos 2012 Cuma

Ayfer Tunç'tan Memleket Hikayeleri


Ayfer Tunç yeni kitabını sabırsızlıkla beklediğim yazarlardan. Onunla aynı dönemde yaşadığım ve Türkçe yazdığı  için şanslı kabul ediyorum kendimi. Tevazusunu, sadece işiyle ortada olmasını ve çalışkanlığını beğeniyorum.

Ayrıca çok da şaşırıyorum ona. Farklı tekniklerle, farklı tarzlarda yazabilmesi şaşırtıyor beni. Hem roman, hem hikaye hem de deneme yazıyor ve hepsini (bana göre) iyi yazıyor.



 Ben de genel çoğunluk gibi 'Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek' adlı anı kitabıyla tanıdım onu. 70'li yıllardaki hayatımızı, naif çocukluk ve gençlik anılarımızı yazmıştı. Ağlak bir nostalji kitabı değil, geçmiş albümlere gülümseyerek bakmak gibiydi.



Sonra 'Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'ni okudum. Bu kitap bence son on yılın en başarılı kitaplarından biri. Hikayelerin ve karakterlerin  birbirine bağlandığı bir sarmal adeta. Her karakter ayrı bir kitap konusu olacak kadar zengin. Ve de çok, çok komik. Hem sürükleyici, hem komik hem de alttan alta tespitlerle dolu bir roman karşımıza çok sık çıkmıyor. Kitapları tekrar tekrar okumak adetim değildir ama 'Deliler Evi'ni tekrar okumak istiyorum.



Ardından Ayfer Tunç 'Yeşil Peri Gecesi'ni yazdı. Eğlencelidir diye bir heves başlayan ben; çarpıldım. Nasıl acıklı bir aşk ve arkadaşlık hikayesi. Şiirli, müthiş bir dil, kopuk kopuk anılardan oluşan çarpıcı bir zincir. Aile dramları, yatılı okullar, güzelliğin zehri, unutulmayan aşklar. Şimdi tekrar düşününce bile kalbim acıdı. Muhakkak okunmalı. Şurada Ömer Türkeş'in kitapla ilgili yazısı var.



Son olarak da 'Memleket Hikayeleri' çıktı. Refik Halit Karay'a hem ismiyle hem içeriğiyle göndermeler yapan bu kitap şimdiye kadar olanlardan farklı. Yarısı deneme, yarısı hikaye. Memleket fikri, aynı memleketli olma, taşra hayatı üstüne hem tespitler hem de hikayeler var. Taşra duygusu, küçük insanların faşizmi, tarihe bakışımız hakkında yazmış.

Bayramda memlekete giderken ya da dayınızı ziyaret ederken hissettiklerimize tercüman olmuş Tunç.

 Diğer kitapları arasında en çok 'Bir Maniniz Yoksa...'ya benziyor.

Şurada Ayfer Tunç'la memleket üzerine yapılmış bir söyleşiyi okuyabilirsiniz.

Şimdi hem Ayfer Tunç'un yeni kitaplarını bekliyorum hem de okumadığım kitapları bitirerek, Tunç külliyatını bitirmeyi hedefliyorum.


13 Ağustos 2012 Pazartesi

Osman Hamdi Bey'in Romanı; Kaplumbağa Terbiyecisi




Bu aralar şansım biyografilerden açıldı. Haftasonu Emre Caner'in yazdığı 'Kamplumbağa Terbiyecisi: Osman Hamdi Bey'in Romanı' nı okudum.

Osman Hamdi Bey son on yılda hayli tanınmış bir isim haline geldi. Kitaba adını veren 'Kamplumbağa Terbiyecisi'nin rekor sayılan bir fiyata satılması Osman Hamdi'nin ismini en çok duyuran faktör oldu. İki versiyonu olan bu meşhur resmin ilk versiyonunu Pera Müzesi'nde görebilirsiniz.


Osman Hamdi Bey ilk Osmanlı ressamlarından biri olmak dışında pek çok ilke daha imza atmış. Günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi olarak bilinen Sanayi-i Nefise Mektebi'ni kurmuş. İlk Türk arkeologu olarak çalışmış. Nemrut'u dünyaya tanıtmış. Sayda'da kazılar yapmış ve şu anda Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen İskender Lahiti başta olmak üzere pek çok önemli eseri bulmuş.

Ayrıca Arkeoloji Müzesi'ni de kurarak Türkiye'ye çok önemli eser kazandırmış.

Hayatı bu kadar çok yönlü olan Osman Hamdi'nin kitabı su gibi akıp gidiyor. Paris'teki öğrencilik yılları, Bağdat'ta Meşrutiyet'in kurucusu Mithat Paşa ile geçen zaman ve ardından İstanbul'daki çalkantılı ama verimli yıllar.

Osman Hamdi Bey'in ailesi de Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sine yön veren ailelerden biri.

Osman Hamdi Bey'in babası İbrahim Edhem Bey Sakız Adası'ndan bir Rum. Küçük bir çocukken yetim kalan İbrahim Edhem bir Osmanlı Paşası tarafından evlat edinilip, yetiştiriliyor. Batı'ya eğitime gönderilen ilk dört öğrenciden biri olan İbrahim Edhem Paris'te kuduz aşısının mucidi Pasteur'un sınıf arkadaşı olur. Hatta sınıf birinciliği için Pasteur ile yarışı ve onu geçer.

İstanbul'a döndükten sonra da kalan ömrü boyunca Osmanlı'ya hizmet eder. Sadrazamlık başta olmak üzere pek çok görevde bulunur.






Osman Hamdi de hayatını sanata, arkeolojiye ve Osmanlı'ya adıyor. Çok yönlü bir aydın olan Osman Hamdi yaşadığı topraklara 'medeniyeti' getirmeye çalışıyor. Osmanlı'nın neredeyse can çekiştiği zamanlarda resim, arkeoloji gibi lüks hatta günah görülen kavramları tanıtıyor.

Kitapta Şeker Ahmet Paşa, Mithat Paşa, Ahmet Mithat gibi tarihi karakterleri de tanıyoruz. Abdülaziz ve Abdülhamit yönetimindeki Osmanlı'yı ve geçirdiği zor zamanları okuyoruz. Tüm dünyanın dönüşüm geçirdiği yıllardaki Osmanlı'yı anlamaya çalışıyoruz.

Benim en çok ilgimi çekense bu kitap sayesinde tanıdığım Levanten Mimar Vallaury oldu. Arkeoloji Müzesi mimarı olan Vallaury'nin Pera Palas, Emek Sineması, Karaköy'deki Osmanlı Bankası( Günümüzde Garanti Bankası Salt Müzesi), Düyun-u Umumiye (Günümüzde İstanbul Lisesi), Haydarpaşa'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane ( Günümüzde Marmara Tıp Fakültesi) nin de mimarı olduğunu bilmiyordum.

Nefis binalar hepsi de. Bu şehirde ne çok kaybolup gitmiş isim var.  Keşke onların da hayatı yazılsa.

Kaplumbağa Terbiyecisi bir Osmanlı aydınını ve dönemi tanımak için güzel bir eser. Çok rahat okunuyor. İdeal bir tatil kitabı.