5 Şubat 2013 Salı
Reha Çamuroğlu Batı'yı ve Kadın'ı yazdı:Nazar
Reha Çamuroğlu'nu sevdiğimi ve pek çok kitabını okuduğumu daha önce yazmıştım. Her ne kadar Selahaddin El Kürdi'yi çok beğenmemiş olsam da 'Çamuroğlu ne yazsa okurum' diyerek son çıkan kitabı Nazar'ı hemen aldım.
Çamuroğlu Doğu'ya, tarihe ve erkek dünyasına çok hakim bir yazar. Aslen tarihçi olduğu için ve dili de temiz olduğundan nefis tarihi romanlar yazıyor.
Bu defa ise rotasını Batı'ya ve kadın karakterlere çevirmiş. Ortaçağ Avrupa'sında yaşanan cadı avını anlatan küçük bir roman yazmış. Fantastik unsurlarla, tarihi gerçekleri biraraya getirmiş. Kadın düşmanlığı, dinlerde kadının yeri, erkeklerin kadın-doğa ilişkisine bakışı romanın başlıca temaları.
Ama bence olmamış. Çamuroğlu Ortadoğu'ya ve erkek dünyasına hakimiyetini Nazar'da gösteremiyor. Merak duygusu eksik, sonunu baştan bildiğimiz, mesajı kafamıza kakılan bir kitap olmuş. Ben İsmail ve Son Yeniçeri gibi kitaplar yazmış Çamuroğlu'ndan çok daha iyisini bekliyorum.
9 Ocak 2013 Çarşamba
Kısa Kısa
Tango İstanbul: Esmahan Aykol'un son Kati Hirşel polisiyesi. Türkiye'de yaşayan ve Kuledibi'nde kitapçı dükkanı olan Alman Kati Hirşel serinin dördüncü kitabıyla karşımızda. Hikayedeki karakterler de günümüz medya dünyasından çok tanıdık isimler. Eğlenceli başlıyor, fena da gitmiyor ama sonu bağlanamıyor. Bir polisiye için affedilmez hata. Bir daha okumam.
Mutluluk Avantajı: Harvard'tan Shawn Achor'un yazdığı kitap pozitif psikoloji ile ilgili. Toplumda mutlulukla ilgili genel kanı 'Başarılı olursam mutlu olurum' 'Terfi edersem mutlu olurum'dur. Pozitif psikoloji ise bunun tersini yani 'Mutlu olursam, başarılı olurum'u savunuyor. Bu durumu da pek çok psikolojik test ve bilimsel veri ile destekliyor. Secret gibi geyik değil, özel yaşam ve iş hayatına dair pek çok pratik ipucu sunuyor. Bakış açınızı nasıl değiştirirsiniz, olumlu düşünmeyi nasıl öğrenirsiniz, istediğiniz alışkanlıkları nasıl kazanırsınız gibi sorulara basit egzersizlerle cevap veriyor. Mediacat yayınlarından çıkmış. Çok rahat okunan bir kitap.
Ve Günler Yürümeye Başladı: Eduardo Galeano'nun son kitabı. Her güne kısa bir hikaye ayrılan, olağanüstü güzel bir takvim-kitap. Hikayeler insan hakları, efsaneler, şairler ya da tarihten unutulmuş isimler hakkında olabilir. 6 Ocak Nazım Hikmet'e dairdi mesela. İster başucu kitabınız yapın, her gün bir sayfa okuyun; ister bir oturuşta bir mevsim bitirin. Her haliyle çok güzel güzel.
Ian McEwan'dan aşk ve casus romanı; Sweet Tooth
2013'ün ilk romanını okudum. Ian McEwan'ın son romanı 'Sweet Tooth'u yaklaşık bir haftada okudum. McEwan çok beğendiğim bir yazar. Onunla ilk 'Atonement-Kefaret' filmiyle tanışmıştım. Filmi çok beğenip, 'Film güzelse, kitap çok daha iyidir' diye düşünüp, kitabı okudum. Gerçekten incelikli, acıklı bir aşk romanıydı. Sonundaki sürpriz de çok etkileyiciydi.
Kendini Arayan Casus
Ian McEwan'ın son romanı Sweet Tooth 2012 ortasında çıktı. 1970'lerde geçen romanın ana kahramanı Cambridge Matematik bölümü mezunu Serena Frome. Son derece güzel bir sarışın olan Serena, mezun olur olmaz İngiliz Gizli Servisi MI5'ta çalışmaya başlar.
İlk gizli görevi ise Soğuk Savaş'ın kültürel yanıyla ilgilidir. CIA'nin Avrupa'da çok uyguladığı bir model olan sanatçıları el altından destekleme programının benzeri 'Sweet Tooth' adıyla İngiliz Gizli Servisi tarafından başlatılır. Serena da gelecek vaad eden genç yazar Tom Haley ile bağlantıya geçer ve onu yazarlara maddi destek sağlayan programa katılmaya davet eder. Serena ve Haley arasında aşk doğar ve olaylar gelişir. Başta yavaş akan kitap sonra hızlanıyor ve finalde bizi büyük bir sürpriz bekliyor.
Gerçek Karakterler
McEwan kadın karakter yaratma ve işleme konusunda çok usta. Serena'nın zayıflıkları, kendinden hiç bir zaman emin olamaması, güzelliğinin ve yeteneklerinin farkına varamamasını bir erkeğin yazabilmesi çok etkileyici.
Kitapta pek çok önemli yan karakter var. Serena'nın ailesi dışında onun MI5 ile tanışmasına neden olan Tony Canning de önemli bir rolde. Beni kitapta en çok etkileyen hikayelerden biri Serena ve Tony'nin ilişkisi oldu. Çok acıklı.
Romanda McEwan'ın hayatından pek çok otobiyografik öğe var. Genç yazar Tom Haley McEwan'ın gençliğinden izler taşıyor.
Kitapta edebiyat ve yazarlar da çok önemli bir yer tutuyor. Kahramanlardan birinin yazar olması dışında Serena'nın okuma tutkusu, okumadan yapamaması ve kitap seçim karakteri de önemli. Serena kitaplarda kendini arıyor. O nedenle kadın karakter yoksa o kitabı beğenmiyor.
Sweet Tooth aşk, edebiyat, casus dünyası, kabul edilme, Soğuk Savaş ve 70'lerde kadın olmak üzerine çok şey söyleyen bir roman. Kitapta pek çok mini hikaye de var. Karakterler yaşıyor ve kitap bittikten sonra da sizinle kalıyor. Edebiyatın süslü cümle kurmak değil hayat kurmak olduğunu bir daha ispatlıyor.
Çok beğendim ve tavsiye ederim. Zaten Hollywood da bu hikayeyi kaçırmaz bence. Bir kaç seneye filmini görürüz.
3 Ocak 2013 Perşembe
Mayi Kıta-Bir Akdeniz Üçlemesi
‘Ölmeden Önce
Görmeniz Gereken 1000 Yer’, ‘Roma’da Mutlaka Yapmanız 10 Şey’ başlıklı kitaplar
çok satıyor. Biz de bu kitapları hatmedip, maddelerin üzerinden geçtikçe
kendimizi seyahat etmiş ve Roma’yı görmüş sayıyoruz. Peki, gerçekten öyle mi?
Bir şehirdeki turistik yerleri görmek, listemizi tamamlamak o şehri tanımamızı
sağlıyor mu?
Cevabınızı vermeden önce Nicholas Woodsworth’ün ‘Mayi Kıta-Bir Akdeniz Üçlemesi’ni okumanızı
tavsiye ederim. İskenderiye-Venedik-İstanbul ayakları olan üçlemenin şu an için
sadece İskenderiye cildi Türkçe’ye çevrildi. Üçleme alıştığımız rehber
kitaplardan farklı bir gezi-anı kitabı.
Woodsworth için Akdeniz sadece bir deniz değil, çevresindeki
limanlarıyla birbirine bağlanan bir kıta ve medeniyet. Limanlarında sadece
malların değil, fikirlerin, yaşayış biçimlerinin, alışkanlıkların değiş
tokuşunun yapıldığı, kozmopolitliğin doğduğu mavi bir kıta.
Woodsworth İskenderiye’deki 1,5 aylık seyahatinde sadece
turistik yerlere gitmekle kalmıyor, şehrin yaşayışına da nüfuz ediyor. Her gün
yemek yediği lokantadaki garsonla arkadaş oluyor, İskenderiye’nin yeni
kütüphanesini ziyaret etmekle kalmayıp İskenderiyeli filozofların kitaplarını o
kütüphanede okuyor.
Arkeolojik kalıntıları müzede görmekle yetinmiyor,
arkeologlarla tanışıp kazı alanlarına gidiyor. İskenderiye hakkında yazmış
Lawrence Durrel, E.M Forster, Kavafis ve onların kahramanlarının izini sürüyor.
İskenderiye’nin dünyanın en muhteşem şehri olduğu zamanları
anlamaya çalışmak kadar, geçmişin günümüze yansımasını da bulmaya çalışıyor.
Oryantalist bakış açısına sahip olduğu bölümler olsa da ‘Mayi
Kıta’ Akdeniz medeniyeti, ortak tarih, çoğulculuk, kaybolan geçmiş üzerine
ilginç bakış açıları getiriyor. En önemlisi bir şehri görmek ile hissetmek
arasındaki farkı ortaya koyuyor.
Not: Üçlemenin devam kitapları Venedik ve İstanbul da çıktı. Ben aldım ama henüz okuyamadım.
Etiketler:
akdeniz,
Atlas tarih,
gezi,
gezi kitabı,
iskenderiye,
tarih,
yazı
18 Aralık 2012 Salı
Fazıl Say'dan Mezopotamya Senfonisi
Geçtiğimiz Cuma akşamı, çok uzun zamandır yapmadığımız bir şey yaptık ve klasik müzik konserine gittik.
Borusan Filarmoni Orkestrası(BİFO) Fazıl Say'ın Hezarfen ve Mezopotamya adlı eserlerini çaldı. Müthiş bir geceydi.
Hezarfen; 2011 yılında bestelenmiş bir ney konçertosu. 1632 yılında henüz 23 yaşındayken Galata Kulesi'nden Üsküdar Meydanı'na uçan Hezarfen Çelebi'nin hikayesini anlatıyor. Hezarfen başarılı olur ama tutucu kesimi korkutur ve ertesi gün Cezayir'e sürülür. Henüz 32 yaşındayken hayata veda eder.
BİFO süper bir uygulama yapmış ve Fazıl Say ile eseri anlattığı bir video çekmiş. Eserin hikayesini, enstrümanların önemini, hangi melodi ile neyi anlatmak istediğini anlıyorsunuz. Bu video benim aldığım keyfi katladı. Say, amacının film müziği gibi olayları gözümüz önünde canlandırmamızı sağlayacak kadar akıcı bir eser yaratmak olduğunu söylüyor.
Hezarfen çok güzeldi. Ney Hezarfen'in iç sesini anlatırken martı sesleri, korku, heyecan birbirine karıştı.
Mezopotamya'nın Acıklı Hikayesi
Ardından 2012 bestesi Mezopotamya Senfonisi geldi. Başında yine bir açıklayıcı video vardı. Say tarih boyunca uygarlıklara evsahipliği yapmış Ortadoğu'yu iki kardeşin hikayesinde anlatmış. Savaşlar, tapılan ve korkulan Güneş ve Ay, suçsuz çocuklar ve bu toprakların vazgeçilmezi olan 'Ölüm Kültürü'
Senfonide çok enteresan aletler vardı. Özellikle melek sesini veren ve dünyada çok az çalınan theremin çok etkileyiciydi. Hiç bir teli gözükmeyen ve anlayabildiğim kadarıyla müzisyenin el hareketlerini algılayarak ses çıkartan bir alet.
Eserin başlamasından on dakika sonra şef Gürer Aykal aniden durdu ve aletin arızalandığını söyleyip tamiri için ilgilileri çağırdı. Eminim ömründen ömür gitmiştir. Neyse ki arıza giderildi ve eser en baştan tekrar çalındı. Mekanik olandan şaşmamak gerektiğini bir daha görmüş olduk :)
1700 koltuğun da dolu olduğu, çok başarılı bir konserdi. Borusan delice bir iş yaparak BİFO'yu destekliyor ve çok da başarılı bir iş yapıyor.
Fazıl Say gerçek bir dahi. Notalardan bir dünya kurgulamak, bir hikaye anlatmak ve duyguyu dinleyicilere geçirmek çok zor bir iş.
'Deneyim' son zamanlarda en çok kullanılan iş terimlerinden biri. Klasik müzik konserine gitmek de gerçek ve çok özel bir deneyim. Keşke bu deneyimi daha sık yaşayabilsem.
19 Kasım 2012 Pazartesi
'Doğu'dan Uzakta' Müthiş
Amin Maalouf'u çok severdim. İlk olarak 90'larda 'Afrikalı Leo' sunu okuyup hem şaşkınlığa düşmüş hem de çok beğenmiştim. Okuduğum tarihi romanlardan çok farklı, bambaşka bir dünyaydı anlattığı.
Ardından Hayyam'ın hikayesini anlattığı ' Semerkant' geldi. 'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri' ise Maalouf'un araştırmacı yönünün ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koyan müthiş bir eserdi. Bildiğimizi sandığımız tarihi farklı bir açıdan okumamızı sağladı.
Fakat son yıllarda Maalouf'a mesafeli yaklaşmaya başldım. 'Beatrice'den sonra Birinci Yüzyıl' beni hayal kırıklığına uğrattı. 'Çivisi Çıkmış Dünya'yı ise yarım bıraktım.
Son hayal kırıklarıma rağmen 'Doğu'dan Uzakta' çıkınca resmen koşarak, gidip aldım. Ve çok, çok, çok beğendim.
Romanın kahramanı Adam, iç savaş nedeniyle genç yaşta ülkesini ve arkadaşlarını terk edip Fransa'ya yerleşmiş bir tarihçi. Aslında Amin Maalouf'un kendisi. Lübnan'dan Fransa'ya göç eden Maalouf romanda bir kere bile Beyrut ya da Lübnan adını kullanmıyor. Bu detay beni çok etkiledi. Hani, bazen eski sevgilinin adının geçmesi bile insanı dağıtır ya, aynen onun gibi Maalouf da vatanının adını anmak istemiyor gibi geldi.
Adam, eskiden en yakın arkadaşı olan Murad'ın ölüm döşeğinde olması haberi üzerine Doğu'ya döner. Ölmeden önce onu görmeye yetişemez ama hemen de geri dönmez. Ve ülkesiyle, gençliğiyle 16 günlük bir yüzleşme yaşar.
Üniversitede kendilerine 'Bizanslı' dedikleri bir grupları vardır ve 25 yıl içinde bu grup ülkenin ve dünyanın farklı yerlerine savrulmuştur. Adam, kimi Brezilya'da, kimi Amerika'da kimi de Doğu'da bir manastırda olan eski arkadaşlarıyla iletişime geçer ve hepsini Murad'ın anısına biraraya getirir.
'Doğu'dan Uzakta' benzerlerini okuduğumuz bir geri dönüş ve geçmişle yüzleşme kitabı. Fakat sorduğu sorular, tespitleri ve özellikle üslubu o kadar güzel ki insan elinden bırakamıyor. Burada yazar dışında çevirmen Ali Berktay'a da teşekkür etmek lazım.
Kitap sembollerle dolu. Kahramanların adlarından, Adam'ın biyografisini yazmak istediği Atilla'ya kadar pek çok farklı sembol üzerine düşünmek lazım.
Kitaplardan alıntı yazmayı çok sevmiyorum ama bu kitaptan bazı bölümleri almak istedim.
...'Ben ne zenginlerin miyopluğundan, ne açların körlüğünden mustarip olduğu için dünyaya bilinçli bakabilen orta tabakadanım'...
Atilla ile ilgili... 'O, göçmenin ilk örneğidir. Ona, 'Artık bir Roma yurttaşısın' deselerdi, bir togaya sarınır, Latince konuşmaya başlar ve imparatorluğun silahlı kuvveti olurdu. Ama ona :' Sen bir barbar ve dinsizden başka bir şey değilsin' dediler ve o da ülkeyi yakıp, yıkmaktan başka bir şey düşünemez oldu' ...
...'Ben nasıl iki vatan arasındaysam, aynı şekilde inançla inançsızlık arasındaydım, kah birine kah diğerine yaklaşıyorum, ama hiçbirine ait değilim. En çok, bir din adamının vaazını dinlediğimde kendimi inançsız hissediyorum; ne zaman kutsal bir kitaptan alıntı yapılsa zihnim isyan ediyor, dikkatim dağılıyor, dudaklarımdan beddular dökülmeye başlıyor. Ama dinsel olmayan bir cenaze törenine katıldığımda da, ruhum üşüyor ve içimde Süryani ya da Bizans ilahileri, hatta Aquino'lu Thomas tarafından söylenen eski 'Tantum ergo'yu söyleme isteği doğuruyor..
'Doğu'dan Uzakta' bu coğrafyadaki herkesin sorduğu soruları soruyor.
'Gitmek mi zor kalmak mı? 'Kanlı bir savaşta temiz kalmak mümkün mü? ' Farklı dil ve kültürler birarada yaşayabilir mi?' 'Ortadoğu'da barış mümkün mü?
Peki, soruların cevabı kitapta var mı? Onu da her okur kendisi bulmalı.
Ardından Hayyam'ın hikayesini anlattığı ' Semerkant' geldi. 'Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri' ise Maalouf'un araştırmacı yönünün ne kadar kuvvetli olduğunu ortaya koyan müthiş bir eserdi. Bildiğimizi sandığımız tarihi farklı bir açıdan okumamızı sağladı.
Fakat son yıllarda Maalouf'a mesafeli yaklaşmaya başldım. 'Beatrice'den sonra Birinci Yüzyıl' beni hayal kırıklığına uğrattı. 'Çivisi Çıkmış Dünya'yı ise yarım bıraktım.
Son hayal kırıklarıma rağmen 'Doğu'dan Uzakta' çıkınca resmen koşarak, gidip aldım. Ve çok, çok, çok beğendim.
Romanın kahramanı Adam, iç savaş nedeniyle genç yaşta ülkesini ve arkadaşlarını terk edip Fransa'ya yerleşmiş bir tarihçi. Aslında Amin Maalouf'un kendisi. Lübnan'dan Fransa'ya göç eden Maalouf romanda bir kere bile Beyrut ya da Lübnan adını kullanmıyor. Bu detay beni çok etkiledi. Hani, bazen eski sevgilinin adının geçmesi bile insanı dağıtır ya, aynen onun gibi Maalouf da vatanının adını anmak istemiyor gibi geldi.
'Gitmek mi zor, kalmak mı? '
Adam, eskiden en yakın arkadaşı olan Murad'ın ölüm döşeğinde olması haberi üzerine Doğu'ya döner. Ölmeden önce onu görmeye yetişemez ama hemen de geri dönmez. Ve ülkesiyle, gençliğiyle 16 günlük bir yüzleşme yaşar.
Üniversitede kendilerine 'Bizanslı' dedikleri bir grupları vardır ve 25 yıl içinde bu grup ülkenin ve dünyanın farklı yerlerine savrulmuştur. Adam, kimi Brezilya'da, kimi Amerika'da kimi de Doğu'da bir manastırda olan eski arkadaşlarıyla iletişime geçer ve hepsini Murad'ın anısına biraraya getirir.
'Doğu'dan Uzakta' benzerlerini okuduğumuz bir geri dönüş ve geçmişle yüzleşme kitabı. Fakat sorduğu sorular, tespitleri ve özellikle üslubu o kadar güzel ki insan elinden bırakamıyor. Burada yazar dışında çevirmen Ali Berktay'a da teşekkür etmek lazım.
'Geçmiş geri gelir mi?
Kitap sembollerle dolu. Kahramanların adlarından, Adam'ın biyografisini yazmak istediği Atilla'ya kadar pek çok farklı sembol üzerine düşünmek lazım.
Kitaplardan alıntı yazmayı çok sevmiyorum ama bu kitaptan bazı bölümleri almak istedim.
...'Ben ne zenginlerin miyopluğundan, ne açların körlüğünden mustarip olduğu için dünyaya bilinçli bakabilen orta tabakadanım'...
Atilla ile ilgili... 'O, göçmenin ilk örneğidir. Ona, 'Artık bir Roma yurttaşısın' deselerdi, bir togaya sarınır, Latince konuşmaya başlar ve imparatorluğun silahlı kuvveti olurdu. Ama ona :' Sen bir barbar ve dinsizden başka bir şey değilsin' dediler ve o da ülkeyi yakıp, yıkmaktan başka bir şey düşünemez oldu' ...
...'Ben nasıl iki vatan arasındaysam, aynı şekilde inançla inançsızlık arasındaydım, kah birine kah diğerine yaklaşıyorum, ama hiçbirine ait değilim. En çok, bir din adamının vaazını dinlediğimde kendimi inançsız hissediyorum; ne zaman kutsal bir kitaptan alıntı yapılsa zihnim isyan ediyor, dikkatim dağılıyor, dudaklarımdan beddular dökülmeye başlıyor. Ama dinsel olmayan bir cenaze törenine katıldığımda da, ruhum üşüyor ve içimde Süryani ya da Bizans ilahileri, hatta Aquino'lu Thomas tarafından söylenen eski 'Tantum ergo'yu söyleme isteği doğuruyor..
'Doğu'dan Uzakta' bu coğrafyadaki herkesin sorduğu soruları soruyor.
'Gitmek mi zor kalmak mı? 'Kanlı bir savaşta temiz kalmak mümkün mü? ' Farklı dil ve kültürler birarada yaşayabilir mi?' 'Ortadoğu'da barış mümkün mü?
Peki, soruların cevabı kitapta var mı? Onu da her okur kendisi bulmalı.
Etiketler:
amin maalouf,
arkadaş,
beyrut,
doğu'dan uzakta,
edebiyat,
iç savaş,
lübnan,
ortadoğu,
roman
25 Eylül 2012 Salı
İstanbul'u Tanımak İçin
'İstanbul'u tanıyorum' diyebilmek çok zor. Hele benim gibi sürekli kendinden şüphe eden bir insansanız çok daha zor.
Çünkü İstanbul eski, girift ve çok katmanlı. Bir yerden başlayınca, nereye gideceğinizi bilemiyorsunuz. Öğrenmeye dalıp, hikayelerin ve bilginin peşinde dolaşıp duruyorsunuz.
En basit örnek Ayasofya. Önce kilise, sonra cami şimdi de müze.Constantinople'dan Konstantiniyye'ye oradan da İstanbul'a uzanan yolculuğun en önemli tanığı. Mimari özellikleri bile yeterince etkiliyken onunla ilgili efsaneler, içinde geçen olaylar onu apayrı bir varlığa çeviriyor. İstanbul'un Hristiyan, Müslüman sonrasında da laik dönemini simgeliyor.
İstanbul, İstanbullular oldukça var, onlarla yaşıyor.Bizans ve Osmanlı dönemindeki etnik çeşitlilikle zenginleşiyor, imparatorluk başkenti olarak dünyayı yönetiyor.
İstanbul hakkında okumayı çok seviyorum. Sadece tarihini değil, yaşayanların hikayelerini, sosyolojik değişimlerini de okumak istiyorum.
Tesadüf eseri aldığım Peter Clark'ın yazdığı 'İstanbul' kitabını çok beğendim. Seyahat ve kültür yayıncılığı üzerine uzmanlaşan Interlink Books'un 'Cultural History' serisinden çıkmış. Seride New York, Roma gibi başka büyük şehirler de var.
Kitap ne bir rehber kitap, ne de tarih kitabı. İkisinin karışımı. Büyük Konstantin'in şehri kurduğu tarihten günümüze kadar İstanbul'un gelişimini okuyorsunuz. Ama kuru kuruya bir anlatım değil bu. Osmanlı ve Bizans'ın benzerliklerinden, AKP'nin şehircilik politikalarına, 4 kuşak Osmanlı'ya hizmet eden Balyan ailesinden 1915 olaylarına kadar çok farklı konularda hikayeler biraraya geliyor.
Bir sürü bilgi ve enteresan hikaye kitapta editöryal başarı ile son derece akıcı bir dille anlatılmış. Kiril alfabesinin adının Hristiyanlığı Balkanlara yaymak için gönderilen ve bölge için bir alfabe geliştiren Bizanslı papaz Kiril'den geldiğini bu kitaptan öğrendim. Çırağan Sarayı'nın türbeler üzerine yapıldığını ve sarayda ardı ardına gelen felaketlerin bu saygısızlığa bağlandığını da.
Bizans ile Osmanlı arasındaki benzerlik ve geçişler her okuduğumda beni etkiliyor. Çok kültürlü ve çok dinli iki imparatorluk aynı topraklar üzerinde çok uzun yıllar hüküm sürdü. Köken değil, yetenek ve sadakat önemliydi. Osmanlı yönetime dair pek çok geleneği Bizans'tan aldı. Bizans hem bizim hem de Batı'nın çok uzun bir dönem görmezden geldiği fakat çok çok önemli bir medeniyet.
İttihat ve Terakki'nin iktidara gelişi, Birinci Dünya Savaşı ve işgal yılları İstanbul'un görkemini yitirmesine neden olan yıllar. Kurtuluş Savaşı'nın ardından kurulan Cumhuriyet ise İstanbul'a küs ve kırgın. 1990 sonrası ise büyük göç dalgası ve dünyaya açılma ile yepyeni bir dönem başlıyor. Yazar, şaşırtıcı derecede hakim yeniliklere ve ilginç detaylara. Futbolun üç büyüklerinden, Koç ve Sabancı ailesine kadar İstanbul için önemli pek çok detay var kitapta.
Kitap çok zengin ayrıntılarla dolu. İstanbul ve tarih meraklıları için okuması zevkli bir kitap. Bu kitabı rehber kitap olarak değil, İstanbul'u daha yakından tanımanızı sağlayacak bir kitap olarak görmelisiniz. Mekanlar, olaylar ve kişiler hakkında önceden bir miktar bilgi sahibi olmanızda fayda var.
Ben Remzi Kitabevi'nden almıştım. Bulamazsanız Amazon'dan alabilirsiniz. Umarım yakın zamanda Türkçe'ye de çevrilir.
Çünkü İstanbul eski, girift ve çok katmanlı. Bir yerden başlayınca, nereye gideceğinizi bilemiyorsunuz. Öğrenmeye dalıp, hikayelerin ve bilginin peşinde dolaşıp duruyorsunuz.
En basit örnek Ayasofya. Önce kilise, sonra cami şimdi de müze.Constantinople'dan Konstantiniyye'ye oradan da İstanbul'a uzanan yolculuğun en önemli tanığı. Mimari özellikleri bile yeterince etkiliyken onunla ilgili efsaneler, içinde geçen olaylar onu apayrı bir varlığa çeviriyor. İstanbul'un Hristiyan, Müslüman sonrasında da laik dönemini simgeliyor.
İstanbul, İstanbullular oldukça var, onlarla yaşıyor.Bizans ve Osmanlı dönemindeki etnik çeşitlilikle zenginleşiyor, imparatorluk başkenti olarak dünyayı yönetiyor.
İstanbul hakkında okumayı çok seviyorum. Sadece tarihini değil, yaşayanların hikayelerini, sosyolojik değişimlerini de okumak istiyorum.
Tesadüf eseri aldığım Peter Clark'ın yazdığı 'İstanbul' kitabını çok beğendim. Seyahat ve kültür yayıncılığı üzerine uzmanlaşan Interlink Books'un 'Cultural History' serisinden çıkmış. Seride New York, Roma gibi başka büyük şehirler de var.
Kitap ne bir rehber kitap, ne de tarih kitabı. İkisinin karışımı. Büyük Konstantin'in şehri kurduğu tarihten günümüze kadar İstanbul'un gelişimini okuyorsunuz. Ama kuru kuruya bir anlatım değil bu. Osmanlı ve Bizans'ın benzerliklerinden, AKP'nin şehircilik politikalarına, 4 kuşak Osmanlı'ya hizmet eden Balyan ailesinden 1915 olaylarına kadar çok farklı konularda hikayeler biraraya geliyor.
İstanbul hikayelerle örülü
Bir sürü bilgi ve enteresan hikaye kitapta editöryal başarı ile son derece akıcı bir dille anlatılmış. Kiril alfabesinin adının Hristiyanlığı Balkanlara yaymak için gönderilen ve bölge için bir alfabe geliştiren Bizanslı papaz Kiril'den geldiğini bu kitaptan öğrendim. Çırağan Sarayı'nın türbeler üzerine yapıldığını ve sarayda ardı ardına gelen felaketlerin bu saygısızlığa bağlandığını da.
Bizans ile Osmanlı arasındaki benzerlik ve geçişler her okuduğumda beni etkiliyor. Çok kültürlü ve çok dinli iki imparatorluk aynı topraklar üzerinde çok uzun yıllar hüküm sürdü. Köken değil, yetenek ve sadakat önemliydi. Osmanlı yönetime dair pek çok geleneği Bizans'tan aldı. Bizans hem bizim hem de Batı'nın çok uzun bir dönem görmezden geldiği fakat çok çok önemli bir medeniyet.
İttihat ve Terakki'nin iktidara gelişi, Birinci Dünya Savaşı ve işgal yılları İstanbul'un görkemini yitirmesine neden olan yıllar. Kurtuluş Savaşı'nın ardından kurulan Cumhuriyet ise İstanbul'a küs ve kırgın. 1990 sonrası ise büyük göç dalgası ve dünyaya açılma ile yepyeni bir dönem başlıyor. Yazar, şaşırtıcı derecede hakim yeniliklere ve ilginç detaylara. Futbolun üç büyüklerinden, Koç ve Sabancı ailesine kadar İstanbul için önemli pek çok detay var kitapta.
Kitap çok zengin ayrıntılarla dolu. İstanbul ve tarih meraklıları için okuması zevkli bir kitap. Bu kitabı rehber kitap olarak değil, İstanbul'u daha yakından tanımanızı sağlayacak bir kitap olarak görmelisiniz. Mekanlar, olaylar ve kişiler hakkında önceden bir miktar bilgi sahibi olmanızda fayda var.
Ben Remzi Kitabevi'nden almıştım. Bulamazsanız Amazon'dan alabilirsiniz. Umarım yakın zamanda Türkçe'ye de çevrilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





